Genç Nüfus Avantajından Yapısal Yaşlanmaya Geçiş ve Stratejik Öngörüler
Bu rapor, Dünya Bankası’nın 1960-2024 yılları arasındaki geniş veri setini temel alarak Türkiye’nin demografik dönüşümünü mercek altına almaktadır. Çalışma, sadece tarihsel düşüşü analiz etmemiştir. Aynı zamanda ARIMA ve ETS gibi gelişmiş zaman serisi modelleri aracılığıyla 2034 yılına kadar uzanan stratejik bir projeksiyon sunmaktadır. Türkiye’nin demografik geleceğine ışık tutan bu analiz, aşağıdaki beş temel eksen üzerine kurgulanmıştır:
Nüfus projeksiyonlarını ve demografik dönüşümü doğru analiz edebilmek için kullanılan temel gösterge Toplam Doğurganlık Hızı’dır (Total Fertility Rate-TFR). Bu kavram, bir ülkenin nüfus dinamiklerini anlamada en kritik “termometre” işlevini görmektedir.
1.1. Tanım ve Anlamı
Toplam Doğurganlık Hızı, bir kadının doğurgan olduğu dönem boyunca (genellikle 15-49 yaş arası), o yıl geçerli olan “Yaşa Özel Doğurganlık Hızlarına” maruz kalması durumunda hayatı boyunca dünyaya getireceği ortalama canlı çocuk sayısını ifade eder.
Bu gösterge “sentetik” (varsayımsal) bir ölçüttür. Yani gerçekte bir kadının hayatı boyunca kaç çocuk doğurduğunu değil, o yılki doğum istatistiklerinin bir kadının hayatına yansıtılması durumunda oluşacak tabloyu gösterir. Bu yönüyle, o yılın demografik eğiliminin anlık bir fotoğrafını çeker.
1.2. TFR’nin Bileşenleri
Toplam Doğurganlık Hızı tek başına bir veri değil, farklı yaş gruplarındaki doğum davranışlarının bir toplamıdır. İki ana bileşenden oluşur:
TFR’nin Hesaplanması
Her yaş grubu için (15-19, 20-24, …, 45-49) ayrı ayrı hesaplanan doğum hızlarının toplanmasıyla elde edilir. Örneğin, TFR’nin düşmesi, sadece toplam doğumun azalması değil, kadınların doğum yapma yaşını ertelemesi (30 yaş üstüne kaydırması) veya belirli yaş gruplarında doğumun azalması anlamına gelebilir.
1.3. Kritik Eşik: Nüfusun Yenilenme Düzeyi
Analizlerde sıkça referans verilen 2.1 oranı, Birleşmiş Milletler (UN) kuruluşuna göre demografinin “altın oranı”dır. Birleşmiş Milletler Nüfus Departmanı, bir nüfusun dış göç olmaksızın neslini devam ettirebilmesi için gereken bu düzeyi “Nüfus Yenilenme Düzeyi” olarak adlandırır.
Neden 2.0 değil de 2.1?
Bir çiftin (2 kişi) yerini alması için 2 çocuk yeterli gibi görünse de bebek ölümleri, üreme çağına gelemeyen bireyler ve cinsiyet oranı dengesizlikleri nedeniyle, nüfusun sabit kalması için bir kadının ortalama 2.1 çocuk doğurması gerekir.
< 2.1 (Düşük Doğurganlık)
Nüfusun kendini yenileyemediği, uzun vadede yaşlanma ve azalma eğilimine girdiği bölgedir.
< 1.5 (Çok Düşük Doğurganlık)
Genellikle “Demografik Kış” olarak adlandırılan, geri dönüşün çok zor olduğu kriz bölgesidir.
Bu bölüm, Dünya Bankası veri setindeki en güncel veri noktası olan 2024 yılı verileri ışığında Türkiye’nin demografik konumunu analiz etmektedir.
2.1. Verilerin Dili: 1.48 Seviyesi
Türkiye’nin Toplam Doğurganlık Hızı (TFR), 2024 yılı itibarıyla 1.48 seviyesine gerilemiştir. Bu oran, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kaydedilen en düşük seviyedir.
1960 yılında 6.38 olan (kadın başına ortalama 6 çocuk) doğurganlık hızı, geçen 64 yılda yaklaşık %77 oranında azalmıştır.
Özellikle son 10 yıldaki değişim dikkat çekicidir. 2014 yılında 2.19 seviyesinde olan oran, sadece on yıl içinde nüfusun kendini yenileme sınırının (2.1) altına hızla inmiş ve 1.5 kritik eşiğini de aşağı yönlü kırmıştır.
2.2. “Demografik Fırsat”tan “Demografik Şok”a
1.48 verisi, Türkiye’nin artık “Demografik Fırsat Penceresi”nin kapandığını ve “Demografik Şok” evresine girdiğini göstermektedir.
2.2.1. Eşiğinin Anlamı
Analizlerimize göre Türkiye, nüfusun sabit kalması için gereken 2.1 eşiğinin altına kalıcı olarak 2016-2017 döneminde inmiştir. O tarihten bu yana düşüş trendi kesintisiz devam etmektedir.
Doğurganlık hızı düşse de toplam nüfusun hala artıyor olması (Nüfus Momentumu), yanıltıcı bir güven yaratabilir. Ancak 1.48 seviyesi, “tabandaki nüfusun” (0-4 yaş grubu) hızla daraldığını ve gelecekteki nüfus piramidinin tabanının çöktüğünü kanıtlamaktadır.
2.3. Küresel Konumlandırma: Hangi Ligdeyiz?
1.48 doğurganlık hızı ile Türkiye, demografik karakteristiği bakımından Orta Doğu veya gelişmekte olan ülkeler grubundan tamamen kopmuş; Güney Avrupa ve Doğu Asya ülkeleri ile aynı lige yerleşmiştir.
Bu oran Türkiye’yi; Fransa (1.80) ve İngiltere (1.60) gibi sosyal politikalarla doğurganlığı destekleyen ülkelerin altına düşürmüş; İtalya, İspanya ve Yunanistan gibi “hızla yaşlanan Akdeniz ülkeleri” grubuna yaklaştırmıştır.
2.4. Yapısal mı Konjonktürel mi?
Veri setindeki uzun vadeli trend (Trend Analysis) incelendiğinde, bu düşüşün sadece ekonomik konjonktürle açıklanamayacak kadar “yapısal” olduğu görülmektedir. Kentleşme oranının doygunluğa ulaşması, kadınların eğitim süresinin uzaması, evlilik yaşının ötelenmesi ve çekirdek aile yapısının yerleşmesi, 1.48 seviyesinin geçici bir dip değil, yeni normal olduğunu işaret etmektedir.
Bir ülkenin 1.50 seviyesinin altına inmesi (Ultra-Low Fertility Zone), demografi literatüründe genellikle “geri dönüşü çok zor olan bölge” olarak tanımlanır. Türkiye 2024 itibarıyla resmen bu bölgededir.
2.5. Görsel Analiz: Yarım Asırlık Düşüş Trendi
Türkiye’nin demografik dönüşümünün seyri ve 1.48 seviyesine giden tarihsel yolculuk Şekil 1‘de detaylandırılmıştır. Grafik incelendiğinde, düşüş eğiliminin doğrusal olmadığı, aksine üç farklı “kırılma” dönemi içerdiği görülmektedir:
Mevcut 1.48 seviyesi (grafiğin en sağındaki son nokta), bu düşüş trendinin henüz bir taban oluşturmadığını, aksine aşağı yönlü ivmenin (momentum) devam ettiğini görsel olarak kanıtlamaktadır.
Şekil 1: Türkiye’nin Demografik Yolculuğu ve Trend Analizi (1960-2024)

Türkiye’nin doğurganlık hızı verileri (1960-2024) incelendiğinde, düşüşün doğrusal olmadığı görülmektedir. Veri setine uygulanan Trend Kırılması Analizi, Türkiye’nin demografik tarihinde düşüş hızının (eğimin) istatistiksel olarak değiştiği üç farklı “rejim” olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu analiz, demografik düşüşün hangi dönemlerde hızlandığını, hangi dönemlerde ise durağanlaştığını (yatay seyir) kanıtlamaktadır.
3.1. Kırdan Kente Göç ve Maliyet Baskısı (1. Dönem: Hızlı Düşüş Eğilimi)
1960’lardan 1980’lerin ortasına kadar olan süreçte, trend çizgisinin eğimi oldukça diktir. Bu sert düşüşün temel müsebbibi mekansal değişimdir.
3.2. Kadınların Statüsü ve Eğitim (2. Dönem: Durağanlaşma Eğilimi)
Trendin eğiminin azaldığı ve daha yatay seyrettiği orta dönemde, belirleyici faktör kadınların toplumsal rolündeki değişimdir.
3.3. Bireyselleşme, Hukuki Süreçler ve Aile Yapısının Dönüşümü (3. Dönem: Yeni Düşüş Trendi)
2014 sonrası başlayan ve trend çizgisinin tekrar aşağı yönlü kırıldığı son dönemin dinamikleri, sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve hukukidir.
Zihinsel Dönüşüm ve Bireyselleşme
Modernleşme ve küresel akımların etkisiyle (feminizm ve bireysel özgürlük hareketleri), geleneksel “kutsal aile” ve “fedakâr anne” rolleri sorgulanmaya başlanmıştır. Kadınların eğitim ve iş hayatındaki varlığının artması, çocuk sahibi olmayı “toplumsal bir görev” olmaktan çıkarıp, kişisel kariyer hedefleriyle yarışan bir “tercih”e dönüştürmüştür.
Aile Kurumunun Kırılganlaşması
Son yıllarda artan boşanma oranları ve evlilik birliğinin hukuki süreçlerle (nafaka, velayet tartışmaları vb.) daha riskli algılanması, özellikle erkeklerin evliliğe, çiftlerin ise çocuk sahibi olmaya mesafeli durmasına yol açmaktadır. Boşanma hızının artması, doğurganlık süresini kısaltmakta ve ikinci/üçüncü çocuk ihtimalini istatistiksel olarak azaltmaktadır. Türkiye’de doğurganlık, batı ülkelerinin aksine %97 oranında evlilik kurumu içinde gerçekleşmektedir. Bu nedenle artan boşanma oranları ve düşen evlilik hızları, doğurganlık üzerinde doğrudan bir “fren” etkisi yaratmaktadır. Boşanma ile sonuçlanan veya riskli görülen evlilikler, genellikle “tek çocuklu” kalmakta; bu durum nüfusun yenilenmesi için gereken 2. ve 3. çocukların doğma ihtimalini (Parity Progression Ratio) istatistiksel olarak ortadan kaldırmaktadır. Yani boşanma, sadece bir ailenin dağılması değil, doğmamış gelecek nesillerin kaybı anlamına gelmektedir.
Ekonomik Bariyerler: “Maliyet Enflasyonu” ve Barınma Krizi
Son dönemdeki düşüş trendinin (3. Dönem) en somut ve ölçülebilir nedeni, çocuk yetiştirmenin marjinal maliyetindeki dramatik artıştır. Bu durum iki ana başlıkta demografiyi baskılamaktadır:
Ekonomik teoriye göre; insanlar geleceklerini belirsiz gördüklerinde (yüksek enflasyon ve satın alma gücü erimesi), uzun vadeli ve geri dönüşü olmayan yatırımlardan kaçınırlar. Çocuk sahibi olmak, bir hanenin yapabileceği “en uzun vadeli ve maliyetli” yatırımdır. Dolayısıyla mevcut 1.48 verisi, toplumun geleceğe dair ekonomik güven endeksinin de bir yansımasıdır.
Sosyo-Ekonomik Erteleme: Eğitim Süresi ve Genç İşsizliği
Doğurganlık hızındaki düşüşü sadece kültürel değişimle açıklamak yetersizdir. Genç nüfusun karşı karşıya kaldığı “Hayata Başlama Zorluğu”, demografik verileri doğrudan aşağı çekmektedir. Bu durum iki ana kanaldan işlemektedir:
Gençlerin üniversitede geçirdiği süre ve sonrasındaki işsizlik dönemi, demografide “Sosyal Moratoryum” (Askıya Alma) oluşturmaktadır. Gençler bu sürede “üretken” (çocuk yapan) değil, “tüketen” (aileye bağımlı) konumda kaldıkları için doğurganlık hızı tabana vurmaktadır.
Yükseköğretim ve iş arama süreçlerinin uzaması, gençlerin hayata atılma takvimini kökten değiştirmiştir. Tablo 1’de detaylı olarak karşılaştırıldığı üzere, 1980 nesli için 23 yaşında gerçekleşen “ilk çocuk” deneyimi, günümüz nesli için ekonomik ve sosyolojik zorunluluklar nedeniyle 32 yaş bandına kaymıştır. Bu 9 yıllık gecikme, doğurganlık penceresini daraltan en somut faktördür.
Tablo 1: Nesiller Arası “Hayata Başlama” Takvimindeki Kayma
| Yaşam Aşaması | 1980/90 Nesli (Eski Türkiye) | 2020/30 Nesli (Yeni Türkiye) | Demografik Etkisi |
| Eğitim Bitiş | 18 – 20 Yaş (Lise/Önlisans) | 23 – 25 Yaş (Lisans/Master) | Hayata atılma 5 yıl gecikti. |
| İlk İşe Giriş | 20 – 21 Yaş (Erken İstihdam) | 24 – 27 Yaş (İşsizlik/Staj) | Ekonomik özgürlük ötelendi. |
| Evlilik Yaşı | 22 – 24 Yaş | 28 – 32 Yaş | “Maruz kalma süresi” kısaldı. |
| İlk Çocuk | 23 – 25 Yaş | 30 – 33 Yaş | Biyolojik pencere daraldı. |
| Hedeflenen Çocuk | 3 veya daha fazla | 1 veya en fazla 2 | Kardeşsiz aile yapısı arttı. |
| Konut Sahipliği | 30’lu yaşlarda mümkün | 40’lı yaşlarda veya imkânsız | Güvenlik hissi kayboldu. |
Türkiye’nin demografik geleceğini öngörmek amacıyla, zaman serisi analizlerinde “altın standart” kabul edilen iki temel istatistiksel model (ARIMA ve ETS) kullanılmıştır. Her iki model de verideki trendi, ivmeyi (momentum) ve kırılmaları analiz ederek 2034 yılına kadar projeksiyon sunmaktadır.
4.1. Model Güvenilirliği: Hata Payı (MAPE) Nedir?
Bu rapordaki tahminlerin güvenilirliği, “Geriye Dönük Test” yöntemiyle ölçülmüştür. Modellerden, son 5 yılın (2020-2024) verilerini “bilmiyorlarmış gibi” tahmin etmeleri istenmiş ve gerçek sonuçlarla karşılaştırılmıştır.
Bu düşük hata oranı, modellerin Türkiye’nin demografik düşüş trendini çok yüksek bir isabetle takip ettiğini ve 2034 tahminlerinin matematiksel olarak güçlü bir olasılık taşıdığını kanıtlamaktadır. Yani sunulan senaryolar birer “tahmin”den öte, mevcut trendin matematiksel sonucudur.
4.2. Senaryo Analizi: Modellerin Uzlaşısı
Yapay zekâ tabanlı alternatif modeller dışarıda bırakılarak sadece verinin tarihsel trendine odaklanan modeller incelendiğinde, korkutucu bir “Uzlaşı” tablosu ortaya çıkmaktadır. Her iki model de Türkiye’nin 1.0 kritik eşiğinin altına ineceğini öngörmektedir.
Senaryo A: “Güney Koreleşme” Riski (ETS Modeli)
Üstel Düzeltme (ETS) modeli, son yıllardaki (2014-2024) sert düşüş ivmesine daha fazla ağırlık veren modeldir. Mevcut düşüş hızı (momentum) hiçbir dış müdahale olmadan aynen devam ederse, doğurganlık hızı 2034’te 0.93 seviyesine gerileyecektir. Bu senaryo, Türkiye’nin demografik olarak Güney Kore benzeri “Ultra-Düşük Doğurganlık” ligine düşmesi demektir.
Senaryo B: İstatistiksel Baz Senaryo (ARIMA Modeli)
Verideki uzun vadeli ilişkileri analiz eden ARIMA modeli de benzer bir tablo çizmektedir. Model, düşüşün devam edeceğini ve 2034 yılı için 0.93 bandını işaret etmektedir.
İki farklı matematiksel yöntemin (ARIMA ve ETS) aynı noktada buluşması (0.93), bu düşüşün tesadüfi olmadığını, yapısal bir çöküşe işaret ettiğini doğrulamaktadır.
Özetle, modellerin ortak çıktısı nettir: Şekil 2’ye göre düşüş trendi devam edecek ve Türkiye “Ultra-Düşük Doğurganlık” bölgesinde kalıcı hale gelecektir.

Şekil 2: İki Farklı İstatistiksel Modele Göre Doğurganlık Tahminleri
Tablo 2’de aynım zamanda, modellerin yıl bazlı tahminleri ve ortalama tahminleri verilmiştir.
Tablo 2: İki Farklı İstatistiksel Modele Göre Ortalama Doğurganlık Tahminleri
| Yıl | ETS Tahmini (Trend Odaklı) | ARIMA Tahmini (Baz Senaryo) | Ortalama Beklenti |
| 2025 | 1,42 | 1,42 | 1,42 |
| 2026 | 1,37 | 1,37 | 1,37 |
| 2028 | 1,26 | 1,26 | 1,26 |
| 2030 | 1,15 | 1,15 | 1,15 |
| 2032 | 1,04 | 1,04 | 1,04 |
| 2034 | 0,93 | 0,93 | 0,93 |
Modellerin 2034 için 0.93 gibi çok düşük bir seviyede uzlaşması, Türkiye’nin demografik freninin patladığını göstermektedir. 1.0’ın altı, bir toplumun biyolojik olarak kendini yenileme kabiliyetini tamamen yitirdiği “Demografik Kış” bölgesidir.
Bu rapor kapsamında yürütülen zaman serisi analizleri, yapısal kırılma testleri ve gelecek projeksiyonları tek bir gerçeği ispatlamaktadır: Türkiye, demografik dönüşümde geri dönüşü olmayan noktayı geride bırakmıştır.
2024 yılı itibarıyla 1.48 seviyesine inen ve modellerin 2034’te 0.93‘e kadar gerileyeceğini öngördüğü doğurganlık hızı; Türkiye’nin artık “büyüyen genç ülke” değil, “hızla yaşlanan ve daralan toplum” kategorisinde yönetilmesi gerektiğini göstermektedir.
5.1. Temel Tespit
Türkiye ekonomisinin son 40 yıldır üzerine inşa edildiği “Genç Nüfus Avantajı” paradigması, veriler ışığında geçerliliğini yitirmiştir.
5.2. İş Dünyası İçin Riskler ve Eylem Planı
Özel sektör, gelecek 10 yıllık stratejik planlarını “büyüme” değil, “verimlilik” üzerine kurgulamalıdır.
Giriş seviyesi pozisyonlar için aday havuzu matematiksel olarak daralacaktır. Şirketler için “yetenek çekme” dönemi bitmiş, “yetenek tutma” dönemi başlamıştır.
Öneri
Maaş rekabetinin ötesine geçilerek; yan haklar, esnek çalışma ve kariyer yolu netliği gibi “bağlılık artırıcı” stratejiler ana öncelik olmalıdır.
İnsan kaynağının azalması ve pahalanması kaçınılmazdır. Emek-yoğun sektörlerden teknoloji-yoğun süreçlere geçiş, bir tercih değil hayatta kalma meselesidir.
Öneri
Mavi yaka açığını kapatmak için robotik yatırımlara, beyaz yaka açığını kapatmak için yapay zekâ entegrasyonuna bugünden bütçe ayrılmalıdır.
Pazarın medyan yaşı yükselmektedir. Tüketim alışkanlıkları değişecek, “bebek bezi” pazarı daralırken “sağlık ve yaşlı bakım” pazarı büyüyecektir.
Öneri
Pazarlama departmanları, sadece Z kuşağına değil, harcama gücü ve nüfusu artan 50+ yaş grubuna yönelik ürün ve hizmet geliştirmelidir.
5.3. Kamu Politikaları İçin Çözüm Haritası
Analizler göstermektedir ki; Türkiye’deki demografik çöküş, sadece “kreş eksikliği” ile açıklanamaz. Sorunun temelinde, Türkiye’ye özgü ekonomik şartların (barınma/iş) ve mevcut hukuk sisteminin (boşanma/nafaka pratikleri), özellikle erkekler üzerinde yarattığı “evlilikten kaçınma” davranışı yatmaktadır. Çözüm önerileri bu gerçeklere dayanmalıdır:
Türkiye’de evlilik oranlarının düşmesinin ve boşanma sonrası ikinci evliliklerin azalmasının en kritik nedenlerinden biri, hukuk sisteminin yarattığı “Yüksek Risk” algısıdır.
Mevcut uygulamada (özellikle süresiz nafaka ve velayet süreçleri), boşanmanın mali ve manevi faturası erkekler üzerinde “ömür boyu süren bir borçluluk” yaratmaktadır. Bu durum, erkeklerin evliliği bir “hukuki risk” olarak görmesine ve çocuk sahibi olmaktan kaçınmasına neden olmaktadır.
Öneri
Aile hukuku, “cezalandırıcı” değil “adil ve onarıcı” bir yapıya kavuşturulmalıdır. Nafakanın süreyle sınırlandırılması, velayette “ortak velayet”in esas alınması ve 6284 sayılı kanun kapsamındaki tedbirlerin suiistimalini önleyecek delil mekanizmalarının işletilmesi; evlilik kurumuna olan güveni yeniden tesis etmek için şarttır. “Boşanırken hayatım kararır” korkusu bitmeden, evlilik ve doğum istatistikleri düzelmez.
Türkiye sosyolojisinde evlilik, halen büyük oranda erkeğin ekonomik yeterliliğine (ev/eşya/düzenli gelir) endekslidir. Ancak genç erkek işsizliği ve reel ücretlerin erimesi, bu rolü imkânsız hale getirmiştir.
Asgari ücret veya biraz üzerinde kazanan bir erkeğin, mevcut kira ve enflasyon ortamında bir aileyi tek başına geçindirmesi matematiksel olarak imkansızdır.
Öneri
“Aile Geçindirme İndirimi” gibi sembolik yardımlar yerine; evli ve çocuklu çalışanların gelir vergisinden tamamen muaf tutulması veya çok ciddi vergi iadeleri getirilmesi gerekir. Devlet, ailenin üzerindeki ekonomik yükü doğrudan paylaşmalıdır.
Türkiye’de doğurganlık hızının 1.48’e çakılmasının en somut ekonomik nedeni, konut fiyatlarıdır.
Geleneksel yapıda “başını sokacak bir ev” olmadan evlilik gerçekleşmemektedir. Büyükşehirlerdeki kira ve konut fiyatları, gençleri ya evliliği 35 yaşına ertelemeye ya da baba evinde yaşamaya zorlamaktadır.
Öneri
Genç evliler için “Sosyal Konut” projeleri önceliklendirilmeli, sadece evli çiftlere özel uzun vadeli, faizsiz barınma kredileri sağlanmalıdır. Mekân olmadan (ev olmadan), nüfus olmaz.
Gençlerin üniversitelerde “diplomalı işsiz” olarak 25-26 yaşına kadar beklemesi, biyolojik saati harcamaktadır.
Türkiye’de üniversite, bir “meslek edindirme” yeri olmaktan çıkıp, işsizliğin ötelendiği bir bekleme salonuna dönüşmüştür.
Öneri
Ara eleman ve mesleki eğitim teşvik edilerek, genç erkeklerin hayata ve kazanca 18-20 yaşlarında atılması sağlanmalıdır. Erken ekonomik özgürlük, erken evlilik ve daha çok çocuk demektir.
5.4. Kapanış Vizyonu: Yeni Bir “Milli Hedef” Tanımı
Veriler, Türkiye’nin demografik kışa girdiğini tartışmasız bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak çözüm, sadece “teknolojiye kaçış” veya “doğumları zorla artırma” çabası değildir. Çözüm, bozulan sosyal sözleşmenin (aile kurumu ile devlet/hukuk arasındaki güvenin) yeniden tesis edilmesidir.
Türkiye’nin önündeki yol haritası üç sacayağı üzerine kurulmalıdır:
Kısa vadede doğurganlık hızını tekrar 2.1’e çıkarmak, mevcut ekonomik ve hukuki iklimde gerçekçi değildir.
Yeni Hedef: İlk hedef, düşüşü 1.50 bandında “Frenlemek ve Stabilize Etmek” olmalıdır. Bunun yolu, gençleri evlilikten ve ebeveynlikten soğutan hukuki riskleri (nafaka, velayet, 6284 uygulamalarındaki dengesizlikler) ortadan kaldırmaktan geçer. Aile kurumu, gençler için bir “risk alanı” olmaktan çıkarılıp tekrar bir “güven alanı”na dönüştürülmelidir.
Türkiye, büyüme modelini artık “bol ve ucuz genç nüfus” üzerine kuramaz. Çünkü o nüfus artık yoktur.
Yeni Hedef: Eksilen her bir gencin yerini, endüstriyel otomasyon ve yapay zekâ ile doldurmak bir tercih değil, ulusal güvenlik meselesidir. Türkiye, “kalabalıklaşarak” değil, “verimlileşerek” büyümek zorundadır.
Yeni Hedef: Devletin rolü, sadece “çocuk parası” vermek değildir. Aynı zamanda ailenin üzerindeki barınma ve vergi yükünü (sağlayıcı rol üzerindeki baskıyı) sırtlanmaktır.
Yararlanılan Kaynaklar
Kaynak: Sanayi Haber Ajansı