Bu rapor, Dünya Bankası’nın 1960-2024 yılları arasındaki geniş veri setini temel alarak Türkiye’nin demografik dönüşümünü mercek altına almaktadır. Çalışma, sadece tarihsel düşüşü analiz etmemiştir. Aynı zamanda ARIMA ve ETS gibi gelişmiş zaman serisi modelleri aracılığıyla 2034 yılına kadar uzanan stratejik bir projeksiyon sunmaktadır. Türkiye’nin demografik geleceğine ışık tutan bu analiz, aşağıdaki beş temel eksen üzerine kurgulanmıştır:
Nüfus projeksiyonlarını ve demografik dönüşümü doğru analiz edebilmek için kullanılan temel gösterge Toplam Doğurganlık Hızı’dır (Total Fertility Rate-TFR). Bu kavram, bir ülkenin nüfus dinamiklerini anlamada en kritik “termometre” işlevini görmektedir.
1.1. Tanım ve Anlamı
Toplam Doğurganlık Hızı, bir kadının doğurgan olduğu dönem boyunca (genellikle 15-49 yaş arası), o yıl geçerli olan “Yaşa Özel Doğurganlık Hızlarına” maruz kalması durumunda hayatı boyunca dünyaya getireceği ortalama canlı çocuk sayısını ifade eder.
Bu gösterge “sentetik” (varsayımsal) bir ölçüttür. Yani gerçekte bir kadının hayatı boyunca kaç çocuk doğurduğunu değil, o yılki doğum istatistiklerinin bir kadının hayatına yansıtılması durumunda oluşacak tabloyu gösterir. Bu yönüyle, o yılın demografik eğiliminin anlık bir fotoğrafını çeker.
1.2. TFR’nin Bileşenleri
Toplam Doğurganlık Hızı tek başına bir veri değil, farklı yaş gruplarındaki doğum davranışlarının bir toplamıdır. İki ana bileşenden oluşur:
TFR’nin Hesaplanması
Her yaş grubu için (15-19, 20-24, …, 45-49) ayrı ayrı hesaplanan doğum hızlarının toplanmasıyla elde edilir. Örneğin, TFR’nin düşmesi, sadece toplam doğumun azalması değil, kadınların doğum yapma yaşını ertelemesi (30 yaş üstüne kaydırması) veya belirli yaş gruplarında doğumun azalması anlamına gelebilir.
1.3. Kritik Eşik: Nüfusun Yenilenme Düzeyi
Analizlerde sıkça referans verilen 2.1 oranı, Birleşmiş Milletler (UN) kuruluşuna göre demografinin “altın oranı”dır. Birleşmiş Milletler Nüfus Departmanı, bir nüfusun dış göç olmaksızın neslini devam ettirebilmesi için gereken bu düzeyi “Nüfus Yenilenme Düzeyi” olarak adlandırır.
Neden 2.0 değil de 2.1?
Bir çiftin (2 kişi) yerini alması için 2 çocuk yeterli gibi görünse de bebek ölümleri, üreme çağına gelemeyen bireyler ve cinsiyet oranı dengesizlikleri nedeniyle, nüfusun sabit kalması için bir kadının ortalama 2.1 çocuk doğurması gerekir.
< 2.1 (Düşük Doğurganlık)
Nüfusun kendini yenileyemediği, uzun vadede yaşlanma ve azalma eğilimine girdiği bölgedir.
< 1.5 (Çok Düşük Doğurganlık)
Genellikle “Demografik Kış” olarak adlandırılan, geri dönüşün çok zor olduğu kriz bölgesidir.
Bu bölüm, Dünya Bankası veri setindeki en güncel veri noktası olan 2024 yılı verileri ışığında Türkiye’nin demografik konumunu analiz etmektedir.
2.1. Verilerin Dili: 1.48 Seviyesi
Türkiye’nin Toplam Doğurganlık Hızı (TFR), 2024 yılı itibarıyla 1.48 seviyesine gerilemiştir. Bu oran, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kaydedilen en düşük seviyedir.
1960 yılında 6.38 olan (kadın başına ortalama 6 çocuk) doğurganlık hızı, geçen 64 yılda yaklaşık %77 oranında azalmıştır.
Özellikle son 10 yıldaki değişim dikkat çekicidir. 2014 yılında 2.19 seviyesinde olan oran, sadece on yıl içinde nüfusun kendini yenileme sınırının (2.1) altına hızla inmiş ve 1.5 kritik eşiğini de aşağı yönlü kırmıştır.
2.2. “Demografik Fırsat”tan “Demografik Şok”a
1.48 verisi, Türkiye’nin artık “Demografik Fırsat Penceresi”nin kapandığını ve “Demografik Şok” evresine girdiğini göstermektedir.
2.2.1. Eşiğinin Anlamı
Analizlerimize göre Türkiye, nüfusun sabit kalması için gereken 2.1 eşiğinin altına kalıcı olarak 2016-2017 döneminde inmiştir. O tarihten bu yana düşüş trendi kesintisiz devam etmektedir.
Doğurganlık hızı düşse de toplam nüfusun hala artıyor olması (Nüfus Momentumu), yanıltıcı bir güven yaratabilir. Ancak 1.48 seviyesi, “tabandaki nüfusun” (0-4 yaş grubu) hızla daraldığını ve gelecekteki nüfus piramidinin tabanının çöktüğünü kanıtlamaktadır.
2.3. Küresel Konumlandırma: Hangi Ligdeyiz?
1.48 doğurganlık hızı ile Türkiye, demografik karakteristiği bakımından Orta Doğu veya gelişmekte olan ülkeler grubundan tamamen kopmuş; Güney Avrupa ve Doğu Asya ülkeleri ile aynı lige yerleşmiştir.
Bu oran Türkiye’yi; Fransa (1.80) ve İngiltere (1.60) gibi sosyal politikalarla doğurganlığı destekleyen ülkelerin altına düşürmüş; İtalya, İspanya ve Yunanistan gibi “hızla yaşlanan Akdeniz ülkeleri” grubuna yaklaştırmıştır.
2.4. Yapısal mı Konjonktürel mi?
Veri setindeki uzun vadeli trend (Trend Analysis) incelendiğinde, bu düşüşün sadece ekonomik konjonktürle açıklanamayacak kadar “yapısal” olduğu görülmektedir. Kentleşme oranının doygunluğa ulaşması, kadınların eğitim süresinin uzaması, evlilik yaşının ötelenmesi ve çekirdek aile yapısının yerleşmesi, 1.48 seviyesinin geçici bir dip değil, yeni normal olduğunu işaret etmektedir.
Bir ülkenin 1.50 seviyesinin altına inmesi (Ultra-Low Fertility Zone), demografi literatüründe genellikle “geri dönüşü çok zor olan bölge” olarak tanımlanır. Türkiye 2024 itibarıyla resmen bu bölgededir.
2.5. Yarım Asırlık Düşüş Trendi ve Kırılma Noktaları
Türkiye’nin demografik dönüşümünün seyri ve 1.48 seviyesine giden tarihsel yolculuk Şekil 1‘de detaylandırılmıştır. Grafik incelendiğinde, düşüş eğiliminin doğrusal olmadığı, aksine üç farklı “kırılma” dönemi içerdiği görülmektedir:
Mevcut 1.48 seviyesi (grafiğin en sağındaki son nokta), bu düşüş trendinin henüz bir taban oluşturmadığını, aksine aşağı yönlü ivmenin (momentum) devam ettiğini görsel olarak kanıtlamaktadır.
Şekil 1: Türkiye’nin Demografik Yolculuğu ve Trend Analizi (1960-2024)

Türkiye’nin doğurganlık hızı verileri (1960-2024) incelendiğinde, düşüşün doğrusal olmadığı görülmektedir. Veri setine uygulanan Trend Kırılması Analizi, Türkiye’nin demografik tarihinde düşüş hızının (eğimin) istatistiksel olarak değiştiği üç farklı “rejim” olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu analiz, demografik düşüşün hangi dönemlerde hızlandığını, hangi dönemlerde ise durağanlaştığını (yatay seyir) kanıtlamaktadır.
3.1. Kırdan Kente Göç ve Maliyet Baskısı (1. Dönem: Hızlı Düşüş Eğilimi)
1960’lardan 1980’lerin ortasına kadar olan süreçte, trend çizgisinin eğimi oldukça diktir. Bu sert düşüşün temel müsebbibi mekansal değişimdir.
3.2. Kadınların Statüsü ve Eğitim (2. Dönem: Durağanlaşma Eğilimi)
Trendin eğiminin azaldığı ve daha yatay seyrettiği orta dönemde, belirleyici faktör kadınların toplumsal rolündeki değişimdir.
3.3. Bireyselleşme, Hukuki Süreçler ve Aile Yapısının Dönüşümü (3. Dönem: Yeni Düşüş Trendi)
2014 sonrası başlayan ve trend çizgisinin tekrar aşağı yönlü kırıldığı son dönemin dinamikleri, sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve hukukidir.
Zihinsel Dönüşüm ve Bireyselleşme
Modernleşme ve küresel akımların etkisiyle (feminizm ve bireysel özgürlük hareketleri), geleneksel “kutsal aile” ve “fedakâr anne” rolleri sorgulanmaya başlanmıştır. Kadınların eğitim ve iş hayatındaki varlığının artması, çocuk sahibi olmayı “toplumsal bir görev” olmaktan çıkarıp, kişisel kariyer hedefleriyle yarışan bir “tercih”e dönüştürmüştür.
Aile Kurumunun Kırılganlaşması
Son yıllarda artan boşanma oranları ve evlilik birliğinin hukuki süreçlerle (nafaka, velayet tartışmaları vb.) daha riskli algılanması, özellikle erkeklerin evliliğe, çiftlerin ise çocuk sahibi olmaya mesafeli durmasına yol açmaktadır. Boşanma hızının artması, doğurganlık süresini kısaltmakta ve ikinci/üçüncü çocuk ihtimalini istatistiksel olarak azaltmaktadır. Türkiye’de doğurganlık, batı ülkelerinin aksine %97 oranında evlilik kurumu içinde gerçekleşmektedir. Bu nedenle artan boşanma oranları ve düşen evlilik hızları, doğurganlık üzerinde doğrudan bir “fren” etkisi yaratmaktadır. Boşanma ile sonuçlanan veya riskli görülen evlilikler, genellikle “tek çocuklu” kalmakta; bu durum nüfusun yenilenmesi için gereken 2. ve 3. çocukların doğma ihtimalini istatistiksel olarak ortadan kaldırmaktadır. Yani boşanma, sadece bir ailenin dağılması değil, doğmamış gelecek nesillerin kaybı anlamına gelmektedir.
Ekonomik Bariyerler: “Maliyet Enflasyonu” ve Barınma Krizi
Son dönemdeki düşüş trendinin (3. Dönem) en somut ve ölçülebilir nedeni, çocuk yetiştirmenin marjinal maliyetindeki dramatik artıştır. Bu durum iki ana başlıkta demografiyi baskılamaktadır:
Ekonomik teoriye göre; insanlar geleceklerini belirsiz gördüklerinde (yüksek enflasyon ve satın alma gücü erimesi), uzun vadeli ve geri dönüşü olmayan yatırımlardan kaçınırlar. Çocuk sahibi olmak, bir hanenin yapabileceği “en uzun vadeli ve maliyetli” yatırımdır. Dolayısıyla mevcut 1.48 verisi, toplumun geleceğe dair ekonomik güven endeksinin de bir yansımasıdır.
Sosyo-Ekonomik Erteleme: Eğitim Süresi ve Genç İşsizliği
Doğurganlık hızındaki düşüşü sadece kültürel değişimle açıklamak yetersizdir. Genç nüfusun karşı karşıya kaldığı “Hayata Başlama Zorluğu”, demografik verileri doğrudan aşağı çekmektedir. Bu durum iki ana kanaldan işlemektedir:
Gençlerin üniversitede geçirdiği süre ve sonrasındaki işsizlik dönemi, demografide “Sosyal Moratoryum” (Askıya Alma) oluşturmaktadır. Gençler bu sürede “üretken” (çocuk yapan) değil, “tüketen” (aileye bağımlı) konumda kaldıkları için doğurganlık hızı tabana vurmaktadır.
Yükseköğretim ve iş arama süreçlerinin uzaması, gençlerin hayata atılma takvimini kökten değiştirmiştir. Tablo 1’de detaylı olarak karşılaştırıldığı üzere, 1980 nesli için 23 yaşında gerçekleşen “ilk çocuk” deneyimi, günümüz nesli için ekonomik ve sosyolojik zorunluluklar nedeniyle 32 yaş bandına kaymıştır. Bu 9 yıllık gecikme, doğurganlık penceresini daraltan en somut faktördür.
Tablo 1: Nesiller Arası “Hayata Başlama” Takvimindeki Kayma
| Yaşam Aşaması | 1980/90 Nesli (Eski Türkiye) | 2020/30 Nesli (Yeni Türkiye) | Demografik Etkisi |
| Eğitim Bitiş | 18 – 20 Yaş (Lise/Önlisans) | 23 – 25 Yaş (Lisans/Master) | Hayata atılma 5 yıl gecikti. |
| İlk İşe Giriş | 20 – 21 Yaş (Erken İstihdam) | 24 – 27 Yaş (İşsizlik/Staj) | Ekonomik özgürlük ötelendi. |
| Evlilik Yaşı | 22 – 24 Yaş | 28 – 32 Yaş | “Maruz kalma süresi” kısaldı. |
| İlk Çocuk | 23 – 25 Yaş | 30 – 33 Yaş | Biyolojik pencere daraldı. |
| Hedeflenen Çocuk | 3 veya daha fazla | 1 veya en fazla 2 | Kardeşsiz aile yapısı arttı. |
| Konut Sahipliği | 30’lu yaşlarda mümkün | 40’lı yaşlarda veya imkânsız | Güvenlik hissi kayboldu. |
Türkiye’nin demografik geleceğini öngörmek amacıyla, zaman serisi analizlerinde “altın standart” kabul edilen iki temel istatistiksel model (ARIMA ve ETS) kullanılmıştır. Her iki model de verideki trendi, ivmeyi (momentum) ve kırılmaları analiz ederek 2034 yılına kadar projeksiyon sunmaktadır.
4.1. Model Güvenilirliği: Hata Payı (MAPE) Nedir?
Bu rapordaki tahminlerin güvenilirliği, “Geriye Dönük Test” yöntemiyle ölçülmüştür. Modellerden, son 5 yılın (2020-2024) verilerini “bilmiyorlarmış gibi” tahmin etmeleri istenmiş ve gerçek sonuçlarla karşılaştırılmıştır.
Bu düşük hata oranı, modellerin Türkiye’nin demografik düşüş trendini çok yüksek bir isabetle takip ettiğini ve 2034 tahminlerinin matematiksel olarak güçlü bir olasılık taşıdığını kanıtlamaktadır. Yani sunulan senaryolar birer “tahmin”den öte, mevcut trendin matematiksel sonucudur.
4.2. Senaryo Analizi: Modellerin Uzlaşısı
Yapay zekâ tabanlı alternatif modeller dışarıda bırakılarak sadece verinin tarihsel trendine odaklanan modeller incelendiğinde, korkutucu bir “Uzlaşı” tablosu ortaya çıkmaktadır. Her iki model de Türkiye’nin 1.0 kritik eşiğinin altına ineceğini öngörmektedir.
Senaryo A: “Güney Koreleşme” Riski (ETS Modeli)
Üstel Düzeltme (ETS) modeli, son yıllardaki (2014-2024) sert düşüş ivmesine daha fazla ağırlık veren modeldir. Mevcut düşüş hızı (momentum) hiçbir dış müdahale olmadan aynen devam ederse, doğurganlık hızı 2034’te 0.93 seviyesine gerileyecektir. Bu senaryo, Türkiye’nin demografik olarak Güney Kore benzeri “Ultra-Düşük Doğurganlık” ligine düşmesi demektir.
Senaryo B: İstatistiksel Baz Senaryo (ARIMA Modeli)
Verideki uzun vadeli ilişkileri analiz eden ARIMA modeli de benzer bir tablo çizmektedir. Model, düşüşün devam edeceğini ve 2034 yılı için 0.93 bandını işaret etmektedir.
İki farklı matematiksel yöntemin (ARIMA ve ETS) aynı noktada buluşması (0.93), bu düşüşün tesadüfi olmadığını, yapısal bir çöküşe işaret ettiğini doğrulamaktadır.
Özetle, modellerin ortak çıktısı nettir: Şekil 2’ye göre düşüş trendi devam edecek ve Türkiye “Ultra-Düşük Doğurganlık” bölgesinde kalıcı hale gelecektir.

Şekil 2: İki Farklı İstatistiksel Modele Göre Doğurganlık Tahminleri
Tablo 2’de aynım zamanda, modellerin yıl bazlı tahminleri ve ortalama tahminleri verilmiştir.
Tablo 2: İki Farklı İstatistiksel Modele Göre Ortalama Doğurganlık Tahminleri
| Yıl | ETS Tahmini (Trend Odaklı) | ARIMA Tahmini (Baz Senaryo) | Ortalama Beklenti |
| 2025 | 1.42 | 1.42 | 1.42 |
| 2026 | 1.37 | 1.37 | 1.37 |
| 2028 | 1.26 | 1.26 | 1.26 |
| 2030 | 1.15 | 1.15 | 1.15 |
| 2032 | 1.04 | 1.04 | 1.04 |
| 2034 | 0.93 | 0.93 | 0.93 |
Modellerin 2034 için 0.93 gibi çok düşük bir seviyede uzlaşması, Türkiye’nin demografik freninin patladığını göstermektedir. 1.0’ın altı, bir toplumun biyolojik olarak kendini yenileme kabiliyetini tamamen yitirdiği “Demografik Kış” bölgesidir.
Bu rapor kapsamında yürütülen zaman serisi analizleri, yapısal kırılma testleri ve gelecek projeksiyonları tek bir gerçeği ispatlamaktadır: Türkiye, demografik dönüşümde geri dönüşü olmayan noktayı geride bırakmıştır.
2024 yılı itibarıyla 1.48 seviyesine inen ve modellerin 2034’te 0.93‘e kadar gerileyeceğini öngördüğü doğurganlık hızı; Türkiye’nin artık “büyüyen genç ülke” değil, “hızla yaşlanan ve daralan toplum” kategorisinde yönetilmesi gerektiğini göstermektedir.
5.1. Temel Tespit
Türkiye ekonomisinin son 40 yıldır üzerine inşa edildiği “Genç Nüfus Avantajı” paradigması, veriler ışığında geçerliliğini yitirmiştir.
5.2. İş Dünyası İçin Riskler ve Eylem Planı
Özel sektör, gelecek 10 yıllık vizyonunu artık “hacimsel büyüme” (daha çok çalışan, daha çok şube) üzerine değil; “verimlilik odaklı derinleşme” (kişi başı katma değer artışı) üzerine kurgulamak zorundadır. Demografik daralma, eski büyüme modellerini matematiksel olarak imkânsız kılmıştır.
Şirketlerin acilen hayata geçirmesi gereken 3 maddelik dönüşüm planı şöyledir:
Giriş seviyesi pozisyonlar için aday havuzu her yıl %2-3 oranında daralmaktadır. “Dışarıdan hazır yetenek bulma” devri kapanmış, şirket içi akademi devri başlamıştır.
İnsan kaynağının azalması ve asgari ücret üzerindeki yukarı yönlü baskı, otomasyonu bir “verimlilik tercihi” olmaktan çıkarıp “operasyonel zorunluluk” haline getirmiştir.
Türkiye’nin medyan yaşı yükselmektedir. “Gençlere pazarlama yapma” takıntısı, şirketlerin asıl büyüyen ve harcama gücü en yüksek olan segmenti (50+ yaş grubu) ıskalamasına neden olmaktadır.
5.3. Kamu Politikaları İçin Çözüm Haritası
Analizler açıkça göstermektedir ki; Türkiye’deki demografik çöküş, basit bir “kreş eksikliği” sorunu değildir. Sorunun kökünde, Türkiye’ye özgü ağır ekonomik şartların (barınma/iş) ve mevcut hukuk sisteminin yarattığı risk algısının, özellikle erkekler üzerinde oluşturduğu “evlilikten rasyonel kaçış” davranışı yatmaktadır.
Çözüm önerileri, palyatif (geçici) tedbirler yerine bu yapısal gerçeklere dayanmalıdır:
Türkiye’de evlilik oranlarının düşmesinin ve boşanma sonrası ikinci evliliklerin azalmasının en kritik nedenlerinden biri, hukuk sisteminin yarattığı “Yüksek Risk” algısıdır.
Türkiye sosyolojisinde evlilik, halen büyük oranda erkeğin ekonomik yeterliliğine (ev/eşya/düzenli gelir) endekslidir. Ancak genç erkek işsizliği ve reel ücretlerin erimesi, bu rolü imkânsız hale getirmiştir.
Türkiye’de doğurganlık hızının 1.48’e çakılmasının en somut ve ölçülebilir ekonomik nedeni, konut fiyatlarıdır.
Gençlerin üniversitelerde “diplomalı işsiz” olarak 25-26 yaşına kadar beklemesi, biyolojik saati harcamaktadır.
5.4. Kapanış Vizyonu: Yeni Bir “Milli Hedef” Tanımı
Veriler, Türkiye’nin demografik kışa girdiğini tartışmasız bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak çözüm, panikle “doğumları zorla artırma” çabası veya kaderci bir yaklaşımla sadece “teknolojiye kaçış” değildir. Çözüm, bozulan sosyal sözleşmenin (aile kurumu ile devlet/hukuk arasındaki güvenin) yeniden tesis edilmesidir.
Türkiye’nin önündeki yol haritası üç stratejik sacayağı üzerine kurulmalıdır:
Kısa vadede doğurganlık hızını tekrar 2.1’e çıkarmak, mevcut ekonomik ve hukuki iklimde gerçekçi değildir ve kaynak israfıdır.
Türkiye, büyüme modelini artık “bol ve ucuz genç nüfus” üzerine kuramaz. Çünkü o nüfus artık yoktur ve geri gelmeyecektir.
Enflasyonun alım gücünü erittiği, barınma maliyetlerinin bir maaşı tamamen yuttuğu bugünkü konjonktürde, ailelerden “vatanseverlik” motivasyonuyla çocuk yapmalarını beklemek rasyonel değildir. Aile kurumu, ekonomik şoklara karşı savunmasız kalmıştır.
Yararlanılan Kaynaklar
Kaynak: Sanayi Haber Ajansı