2025 yılı, sanayicilerimiz açısından zorlukların aynı anda hissedildiği, dayanıklılığın ve sabrın sınandığı bir yıl oldu. Küresel ekonomide belirsizliklerin olağanlaştığı, jeopolitik risklerin belirgin biçimde arttığı ve dengelerin neredeyse her gün yeniden yazıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu zorlu tabloda, enflasyonla mücadele kapsamında uygulanan sıkı para politikasının etkileri reel sektörde güçlü şekilde hissedildi. Başta KOBİ’lerimiz olmak üzere sanayicilerimiz; yüksek kredi faizleri, finansmana erişimdeki sınırlamalar ve artan maliyet baskıları altında üretimi sürdürmenin, istihdamı korumanın ve ihracat pazarlarında rekabet gücünü muhafaza etmenin mücadelesini verdi. Bugün dünya, ticaretin jeopolitik bloklar etrafında yeniden şekillendiği yeni bir dönemin içinde. Ülkeler, kritik gördükleri sektörlerde ve teknolojilerde koruma kalkanları inşa ediyor. Tedarik zincirleri artık yalnızca maliyet ve verimlilik hesaplarıyla değil; güvenlik, ittifak ilişkileri ve politik riskler üzerinden tasarlanıyor. Jeoekonomik parçalanmanın ve bloklaşmanın belirleyici olduğu bir dünya ile karşı karşıyayız. ABD, Çin ve Avrupa Birliği politikalarını üç temel varsayım üzerine kuruyor. Birincisi, teknoloji güçtür. İkincisi, bağımlılıklar tehlikeli bir silaha dönüşebilir. Üçüncüsü ise öğrenme ve ölçeklenmenin ticaretin kazananını belirleyeceğidir. ABD ileri teknolojilerde liderliğini sürdürmeyi, Çin’in kritik eşiklere ulaşmasını sınırlandırmayı hedeflerken; Çin, ucuz iş gücüyle daha fazla yol alamayacağını görerek devlet destekli kalkınma modeliyle yüksek teknolojiye ve ölçek ekonomilerine yöneliyor. Avrupa Birliği ise düzenlemeler yoluyla sanayisini dönüştürmenin, iklim politikası üzerinden yeni rekabetçilik kuralları yazmanın peşinde. Çin’in küresel üretimdeki ağırlığı giderek artıyor. Dış ticaret fazlası 1,2 trilyon dolara ulaşmış durumda. Projeksiyonlar, 2030 yılına gelindiğinde dünyada satılan her iki üründen birinin Çin menşeli olabileceğini gösteriyor.
ABD pazarından kayan Çin ihracatının dünyanın geri kalanına yönelmesi, rekabeti daha da sertleştiriyor. Bu tablo karşısında Avrupa Birliği de sanayi politikalarını güvenlik ve stratejik bağımsızlık çerçevesinde yeniden ele alıyor. Made in Europe tartışmaları bu değişimin somut bir yapan bir ülke olarak bu süreci dikkatle okumak zorundayız. İçerde ise üretim hacmimiz artmasına rağmen reel olarak büyüyemiyoruz. Ticari kredi faizlerinin uzun süredir politika faiziyle uyumlu ilerlememesi, krediler üzerindeki kısıtlamalarla birleştiğinde sanayicimizin finansmana erişimini daraltıyor. Maliyetler hızla artarken, satış fiyatlarına aynı ölçüde yansıtmak her zaman mümkün olmuyor. Rekabet giderek “üret, daha ucuza sat” çizgisine sıkışıyor ve bu döngü şirketleri yatırım yapmaktan alıkoyuyor. Son 30 yılda sanayinin GSYH içindeki payının yüzde 31’den yüzde 20’ye gerilemesi, sanayisizleşerek sağlıklı büyüyemeyeceğimizi açıkça ortaya koyuyor. Kalıcı refah; tarımda verimlilik, sanayide teknoloji ve ölçek, hizmetlerde ise üretimi destekleyen nitelikli dönüşümle mümkündür. 2026 yılına dair umutlarım büyük. Enflasyonla mücadelede sonuçların alınacağı, yapısal reformlarla desteklenen bir ekonomi politikasıyla daha öngörülebilir ve istikrarlı bir zeminin oluşacağına inanıyorum. Ankara Sanayi Odası olarak sanayicilerimizi geleceğe hazırlayan çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürecek, Ankara’yı sanayi ve teknolojinin başkenti yapma hedefiyle yolumuza devam edeceğiz. Yeni yıldan beklentim; üretim gücüyle büyüyen, dışa bağımlılığı azalan ve vatandaşlarının daha müreffeh bir yaşam sürdüğü güçlü bir Türkiye’dir.
Kaynak: Sanayi Haber Ajansı