EMEKLİ MAAŞLARININ AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRINA ENDEKSLENMESİ

Yayınlama: 18.01.2026
5
A+
A-
Sanayi Haber Ajansı İstanbul Temsilcisi Ekonomist / Yazar

Türkiye’de emeklilik sistemi uzun süredir yalnızca mali bir tartışmanın değil, aynı zamanda derin bir sosyal adalet sorununun merkezinde yer alıyor. Enflasyonun kalıcılaştığı, gıda ve barınma başta olmak üzere temel harcamaların hızla arttığı bir ekonomik ortamda, emekli maaşlarının alım gücü her geçen yıl biraz daha aşınıyor. Bu aşınma, artık “geçim zorluğu” sınırını da aşarak, milyonlarca emekliyi doğrudan açlık ve yoksulluk riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Bu noktada giderek daha yüksek sesle dile getirilen bir öneri öne çıkıyor: Emekli maaşlarının açlık ve yoksulluk sınırına endekslenmesi.

Açlık ve yoksulluk sınırı neyi anlatıyor?

Açlık sınırı, bir hanenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken asgari gıda harcamasını ifade eder. Yoksulluk sınırı ise gıdanın yanı sıra barınma, ulaşım, sağlık, eğitim ve diğer temel ihtiyaçları kapsayan toplam harcama düzeyini gösterir. Bu iki gösterge, teknik birer istatistik olmanın ötesinde, toplumun yaşam standardına dair güçlü bir fotoğraf sunar. Özellikle emekliler açısından bu göstergeler, “hayatta kalma” ile “insanca yaşama” arasındaki farkı somutlaştırır.

Bugün gelinen noktada, en düşük emekli maaşlarının açlık sınırının dahi altında seyrettiği dönemler yaşanmıştır. Ortalama emekli aylıkları ise çoğu zaman yoksulluk sınırının çok gerisinde kalmaktadır. Bu tablo, emekliliğin bir “dinlenme ve güvence” dönemi olmaktan çıkıp, yeni bir yoksulluk evresine dönüştüğünü göstermektedir.

Mevcut sistem neden yetersiz kalıyor?

Türkiye’de emekli maaşları büyük ölçüde enflasyon oranlarına ve dönemsel siyasi tercihlere bağlı olarak güncellenmektedir. Resmî enflasyon verileri üzerinden yapılan artışlar, çoğu zaman emeklilerin gerçek harcama sepetini yansıtmamaktadır. Emeklilerin bütçesinde gıdanın, kiranın ve sağlık harcamalarının ağırlığı, genel tüketici sepetine kıyasla çok daha yüksektir. Dolayısıyla “ortalama enflasyon” üzerinden yapılan artışlar, emeklinin yaşadığı gerçek hayat pahalılığını telafi edememektedir.

Buna ek olarak, seyyanen artışlar ve taban maaş düzenlemeleri kısa vadeli rahatlama sağlasa da yapısal bir çözüm sunmamaktadır. Her yıl benzer tartışmaların yeniden alevlenmesi, sistemin öngörülebilirlikten ve sosyal adalet ilkesinden uzaklaştığını göstermektedir.

Endeksleme ne anlama gelir?

Emekli maaşlarının açlık ve yoksulluk sınırına endekslenmesi, en basit ifadeyle, maaşların bu iki eşik göstergenin altına düşmemesini güvence altına almak demektir. Örneğin, en düşük emekli maaşının açlık sınırının altında kalması otomatik olarak engellenir; ortalama emekli maaşları ise yoksulluk sınırına yaklaşacak şekilde düzenlenir. Bu endeksleme, keyfi ve dönemsel artışların yerine, nesnel ve toplumsal gerçekliği yansıtan bir referans sistemi oluşturur.

Böyle bir model, emeklileri sürekli “zam beklentisi” içinde tutmak yerine, asgari bir yaşam güvencesi sağlar. Aynı zamanda sosyal devlet ilkesinin somut bir uygulaması olarak, gelir dağılımındaki bozulmanın emekliler üzerindeki yıkıcı etkisini sınırlamayı hedefler.

Sosyal ve ekonomik etkiler

Emekli maaşlarının açlık ve yoksulluk sınırına endekslenmesi yalnızca emeklilerin refahını artırmakla kalmaz, aynı zamanda ekonominin geneline de önemli etkiler yapar. Emekliler, gelirlerinin neredeyse tamamını tüketime yönlendiren bir kesimdir. Bu nedenle emekli gelirlerindeki artış, doğrudan iç talebi destekler. Özellikle yerel esnaf, gıda ve hizmet sektörleri bu artıştan olumlu etkilenir.

Sosyal açıdan bakıldığında ise, yaşlı yoksulluğunun azaltılması aile içi dayanışma üzerindeki baskıyı da hafifletir. Bugün birçok emekli, çocuklarının maddi desteğiyle ayakta kalmaya çalışmakta; bu durum hem kuşaklar arası ilişkileri zorlamakta hem de genç kuşakların ekonomik yükünü artırmaktadır. Endeksleme modeli, emekliyi yeniden bağımsız bir birey olarak güçlendirebilir.

“Kaynak nereden bulunacak?” sorusu

Bu öneriye yöneltilen en yaygın itiraz, mali sürdürülebilirlik meselesidir. Ancak burada asıl soru, “kaynak var mı?” dan ziyade “öncelik nedir?” sorusudur. Sosyal güvenlik sistemi, adından da anlaşılacağı üzere, topluma güvence sağlamak için vardır. Emeklilerin açlık sınırının altında yaşadığı bir sistemin mali dengeleri sağlam olsa bile sosyal meşruiyeti tartışmalıdır.

Ayrıca kayıt dışılıkla mücadele, prim tabanının genişletilmesi, yüksek gelir gruplarına yönelik daha adil bir vergi yapısı ve kamu harcamalarında önceliklerin yeniden belirlenmesi gibi adımlar, bu tür bir endekslemenin finansmanına katkı sağlayabilir. Uzun vadede ise yoksulluğun azaltılması, sağlık ve sosyal yardım harcamalarını düşürerek kamunun yükünü hafifletebilir.

Sonuç: İnsanca yaşam bir lüks değildir

Emekli maaşlarının açlık ve yoksulluk sınırına endekslenmesi, teknik bir düzenlemeden çok daha fazlasını ifade eder. Bu adım, “insanca yaşamın bir lütuf değil, kazanılmış bir hak olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Yıllarca çalışmış, prim ödemiş ve ülkenin ekonomik-sosyal hayatına katkı sunmuş milyonlarca insanın, yaşamlarının son döneminde yoksullukla sınanması ne ekonomik rasyonaliteyle ne de toplumsal vicdanla bağdaşır.

Bugün Türkiye’nin önünde bir tercih vardır: Emekliliği, belirsiz zamlarla idare edilen bir geçim mücadelesi olarak mı göreceğiz, yoksa açlık ve yoksulluk sınırını esas alan, öngörülebilir ve onurlu bir yaşam güvencesi olarak mı yeniden tanımlayacağız? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca emeklilerin değil, tüm toplumun geleceğine dair güçlü bir mesaj olacaktır.

 

 

Kaynak: Sanayi Haber Ajansı

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.