Türkiye ekonomisinin önündeki en temel meselelerden biri, ihracat artışını kalıcı ve kapsayıcı bir yapıya kavuşturmaktır. Bugün ulaştığımız ihracat hacmi elbette küçümsenemez; ancak bu başarının birkaç güçlü sektörün omuzlarında taşınması, uzun vadeli büyüme hedeflerimiz açısından sağlıklı bir zemin oluşturmuyor. İhracat artışı tabana yayılmadıkça, yani sektörlerin büyük çoğunluğu bu sürece dâhil edilmedikçe, sürdürülebilir bir büyümeden söz etmemiz mümkün değildir. Son 2,5 yıldır uygulanan sıkı para politikaları, enflasyonla mücadele açısından gerekli görülse de sanayi ve ihracat cephesinde ciddi bir baskı yarattı. Bu dönem, firmalarımız için hem finansmana erişim hem de maliyet yönetimi açısından son derece zor geçti. Özellikle finansman maliyetlerinin iş gücü maliyetlerini aşar hâle gelmesi, sanayicinin rekabet gücünü önemli ölçüde zayıflattı. Yeterince hızlı ve etkin destek mekanizmalarının devreye alınamaması, ne yazık ki 2025 yılında binlerce firmanın konkordato ilan etmesine yol açtı. Bu tabloyu görmezden gelerek sağlıklı bir ihracat stratejisi oluşturamayız.
Küresel ölçekte “yakın üretim” ve “dost ülkelerle ticaret” anlayışının giderek güç kazandığı bir dönemdeyiz. Türkiye, coğrafi konumu, üretim kabiliyeti ve insan kaynağıyla bu dönüşümden en fazla fayda sağlayabilecek ülkelerin başında geliyor. Pandemi döneminde sergilediğimiz performans bunun en somut göstergesiydi. Ancak rekabetçilikte yaşadığımız kayıplar, bu potansiyelin tamamını kullanmamıza engel oldu. Eğer son iki yılda sektörlerin büyük bölümünde rekabet gücümüz korunabilseydi, bugün yüzde 2–4 bandındaki ihracat artışlarını değil, her ay çift haneli artışları konuşuyor olabilirdik. İhracatın yalnızca otomotiv, savunma sanayii, kimya ve mücevherat gibi lokomotif sektörlere dayanması yeterli değildir. Bu sektörlerin katkısı son derece kıymetlidir; ancak hedefimiz, hizmet sektörü de dâhil olmak üzere 27 sektörün tamamının ihracata ve büyümeye anlamlı katkı sağlaması olmalıdır. Aksi hâlde büyüme kırılgan kalmaya mahkûm olur. Sanayide kapasite kullanım oranlarının yüzde 65–70 seviyelerinde seyretmesi de bu kırılganlığın bir başka göstergesidir. Oysa sağlıklı ve verimli bir üretim yapısı için bu oranın yüzde 80’in üzerine çıkması gerekir. Mevcut tablo, üretimde yavaşlamayı ve maliyet baskılarını açık biçimde ortaya koyuyor. Pazarlar açısından baktığımızda Avrupa Birliği, istikrarını koruyan en büyük ihracat pazarımız olmaya devam ediyor. AB’de yakalanan yüzde 8–10 bandındaki artışlar önemli; ancak ABD gibi büyük pazarlarda potansiyelimizi hâlâ yeterince değerlendirebilmiş değiliz. Buna karşılık İngiltere, Serbest Ticaret Anlaşması sayesinde önümüzdeki dönemde çok daha hızlı büyüyebilecek stratejik bir pazar olarak öne çıkıyor. 2026 yılı, üretimi ve ihracatı önceleyen politikaların daha güçlü biçimde devreye alındığı bir dönüm noktası olmalıdır. Rekabet gücünü yeniden tesis eden, ihracatı tabana yayan ve sanayiciyi finansman açısından rahatlatan bir yaklaşım benimsendiği takdirde, Türkiye’nin ihracatta çok daha sağlam ve kalıcı bir büyüme patikasına girmemesi için hiçbir neden yoktur.
Kaynak: Sanayi Haber Ajansı