Son birkaç yıldır hem küresel hem de ulusal ölçekte son derece zorlu bir ekonomik dönemden geçiyoruz. Küresel ölçekte artan jeopolitik riskler, finansal dalgalanmalar ve ticaret politikalarındaki belirsizlikler; içeride ise sıkı para politikası ve finansmana erişimde yaşanan güçlükler, sanayi sektörünün hareket alanını ciddi biçimde daralttı.
Buna rağmen 2025 yılının, Orta Vadeli Program’da öngörülen büyüme tahminlerinin üzerinde tamamlanacak olması, Türkiye ekonomisinin direnç kapasitesini göstermesi açısından önemli bir gelişmedir.
Ancak bu büyümenin, sanayinin arzu ettiği dengeli ve kapsayıcı bir yapıya henüz kavuşamadığını da açık yüreklilikle ifade etmek gerekir.
Bugün sanayiye baktığımızda, sektörler arasında belirgin bir ayrışma yaşandığını görüyoruz. Yüksek teknoloji odaklı alanlarda yakalanan ivme umut verici olsa da, bu tablo sanayinin geneline eşit biçimde yansımıyor. Orta-yüksek teknoloji grubunda özellikle otomotiv gibi sektörlerde görece bir toparlanma gözlenirken, tekstil gibi emek-yoğun ve maliyet baskısına daha açık sektörler açısından 2025 yılı oldukça zor geçti. Bu durum, sanayi politikalarının daha seçici ve hedef odaklı biçimde ele alınması gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Yaklaşık iki buçuk yıldır uygulanan ekonomi programı, finansal istikrarın yeniden tesis edilmesi ve rasyonel zeminin güçlendirilmesi adına önemli fedakârlıklar içerdi. Bu süreçte sanayiciler olarak bizler de ciddi maliyetler üstlendik.
İstanbul Sanayi Odası olarak her ay açıkladığımız Türkiye İmalat PMI verilerinin son 20 aydır eşik değer olan 50’nin altında seyretmesi, sanayideki durgunluğun en net göstergelerinden biridir. Buna karşın, en zor aşamanın geride kaldığına ve elde edilen kazanımların makro göstergelere kademeli olarak yansımaya başladığına inanıyorum. 2026 yılına girerken sanayi açısından daha umutlu bir tablo çizmemizi sağlayan bazı önemli gelişmeler var.
Küresel enerji fiyatlarında, özellikle petrolde yaşanan düşüş eğilimi, hem cari denge hem de enflasyonla mücadele açısından ülkemize önemli bir nefes alanı açıyor. Aynı zamanda küresel finansal koşullarda beklenen görece yumuşama, Türkiye gibi üretim potansiyeli yüksek ekonomiler için yeni fırsatlar barındırıyor. Rekabetin giderek sertleştiği bu yeni küresel düzende, sanayinin geleceğini yalnızca kısa vadeli büyüme rakamlarıyla değerlendirmek doğru olmaz. Asıl odaklanmamız gereken; verimlilik, teknoloji yatırımları ve katma değerli üretimdir. Savunma sanayii başta olmak üzere birçok sektörde elde edilen başarılar, doğru politikalarla sanayimizin küresel ölçekte güçlü bir oyuncu olabileceğini açıkça gösteriyor. 2026 yılının bir “reform yılı” olarak ele alınması, sanayi dünyası açısından son derece kritiktir. Öngörülebilirliğin arttığı, finansmana erişimin üretimi destekleyecek şekilde yeniden dengelendiği bir ortamda, Türk sanayisinin yeniden güçlü bir büyüme ivmesi yakalayacağına inanıyorum. Kaynakların etkin kullanıldığı, üretimi ve istihdamı merkeze alan bir yaklaşım sayesinde, sanayimizin önümüzdeki dönemde çok daha sağlam bir zemine oturması mümkündür.
Kaynak: Sanayi Haber Ajansı