Türkiye ekonomisi için 2025, rakamların ötesinde bir zihniyet değişiminin yılı olarak hafızalara kazındı. Uzun süredir iç tüketimle ayakta tutulmaya çalışılan ekonomik yapı, bu yıl daha sessiz ama daha köklü bir sorgulamadan geçti. Enflasyonla mücadele adına uygulanan sıkı politikalar, yalnızca piyasaları değil, üretim alışkanlıklarını da yeniden şekillendirdi.
Yılın başından itibaren finansmana erişimde yaşanan daralma, sanayiciyi zorladı. Kredi maliyetleri yükseldi, işletme sermayesi baskısı arttı, özellikle KOBİ ölçeğindeki üreticiler temkinli davranmak zorunda kaldı. Ancak bu tablo, aynı zamanda sanayide yıllardır konuşulan fakat ertelenen bir gerçeği de görünür kıldı: Verimlilik artmadan, teknolojiye yatırım yapılmadan ve ölçek büyütülmeden sürdürülebilir üretim mümkün değil. 2025 bu yönüyle, sanayinin nicelikten çok niteliği konuşmaya başladığı bir yıl oldu. Daha az üretip daha çok katma değer yaratma fikri, sadece akademik raporlarda değil, fabrika sahalarında da karşılık buldu. Enerji maliyetleri, hammadde bağımlılığı ve kur oynaklığı, sanayiciyi daha planlı ve daha seçici olmaya itti. Birçok işletme kapasite artışını erteledi ama süreç iyileştirmeye, dijitalleşmeye ve verimliliğe odaklandı.
Sanayi politikalarında ise dikkat çekici bir yön değişimi yaşandı. 2025, “yerli üretim” söyleminin artık savunma sanayiiyle sınırlı kalmadığı bir yıl oldu. Makine, elektrik-elektronik, kimya, enerji ekipmanları ve orta-yüksek teknoloji alanlarında yerli üretimi önceleyen politikalar daha görünür hâle geldi. Kamu alımlarında yerli katkı oranı tartışmaları, organize sanayi bölgelerinin kapasite ve altyapı sorunlarıyla birlikte yeniden gündeme taşındı.
Özellikle savunma sanayiinde elde edilen kazanımlar, diğer sektörler için de bir referans noktası oluşturdu. 2025 boyunca sanayicinin en çok dile getirdiği konu, bu başarı modelinin sivil sanayiye nasıl yayılacağı oldu. Ar-Ge teşviklerinin sürekliliği, nitelikli insan kaynağına erişim ve üniversite–sanayi iş birliklerinin sahaya yansıması, üretim dünyasının ortak gündemi hâline geldi. İhracat cephesinde ise sanayi, ekonominin taşıyıcı kolonu olmaya devam etti. Küresel ekonomideki yavaşlamaya rağmen Türkiye’nin ihracat performansını koruyabilmesi, büyük ölçüde sanayi üretiminin direncinden kaynaklandı. Avrupa pazarındaki daralma, firmaları alternatif coğrafyalara yönlendirdi. Afrika, Orta Doğu ve Asya pazarlarında artan görünürlük, ihracatın coğrafi çeşitlenmesi açısından 2025’i kritik bir yıl hâline getirdi. Bu süreç, sanayide kalite ve standardizasyon tartışmalarını da beraberinde getirdi. Farklı pazarlara açılmanın, sadece fiyat avantajıyla değil, ürün kalitesi, süreklilik ve satış sonrası hizmetlerle mümkün olduğu daha net biçimde anlaşıldı. Sanayi üretiminin ihracatla olan bağının güçlenmesi, firmaları kur riskine karşı daha bilinçli finansal yönetim modellerine yöneltti. Enerji başlığı ise 2025’te sanayinin kaderini belirleyen ana unsurlardan biri oldu. Artan enerji maliyetleri, yenilenebilir enerji yatırımlarını bir tercih olmaktan çıkarıp zorunluluk hâline getirdi. OSB’lerde çatı GES projeleri, enerji verimliliği yatırımları ve ortak enerji çözümleri daha fazla konuşulmaya başlandı. Sanayici, üretimin sürdürülebilirliği için enerji bağımlılığını azaltmanın stratejik önemini bu yıl daha net gördü. İstihdam tarafında ise sanayi, dengeleyici bir rol üstlendi. Ekonomideki yavaşlamaya rağmen üretim tesislerinde sert bir istihdam daralması yaşanmadı. Bunun arkasında, nitelikli iş gücünü kaybetmeme refleksi kadar, mesleki eğitimin yeniden gündeme gelmesi de etkili oldu. 2025 boyunca sanayi çevrelerinde mesleki eğitim, ara eleman ihtiyacı ve sektör–okul iş birlikleri daha yüksek sesle konuşuldu. Tüm bu gelişmeler, 2025’in aslında bir “bekleme yılı” değil, bir hazırlık yılı olduğunu gösterdi. Sanayi, bu yıl büyük sıçramalar yapmadı; ancak geleceğin üretim yapısını inşa edecek tartışmaları olgunlaştırdı. Ekonomi yönetiminin verdiği mesaj da bu yöndeydi: Kısa vadeli büyüme yerine, daha sağlam ve daha dirençli bir üretim yapısı. Yılın sonuna gelindiğinde ortaya çıkan tablo netti. 2025, Türkiye ekonomisinin sanayiyi yeniden merkeze aldığı, üretimi sadece rakamlarla değil, stratejik bir güvenlik alanı olarak değerlendirmeye başladığı bir yıl oldu. Bu yaklaşımın meyvelerinin ne ölçüde alınacağı ise 2026 ve sonrasında, özellikle yatırım iştahının yeniden canlanmasıyla birlikte daha net görülecek.
Kaynak: Sanayi Dergisi