2026 yılının dokuz ayını geride bıraktık. Ekonomide en çok konuşulan başlıkların başında yine enflasyon, hayat pahalılığı ve vatandaşın alım gücü geliyor. Çünkü açıklanan maaş rakamları ne kadar önemliyse, o maaşla ay sonunda kaç ürün alınabildiği de o kadar önemli. Bana göre bugün asıl bakmamız gereken nokta tam olarak burasıdır.
2026 yılı başında net asgari ücret 28 bin 75 lira 50 kuruş olarak belirlendi. Bir önceki yıl 22 bin 104 lira olan asgari ücret böylece yüzde 27,01 artırılmış oldu. Ancak yılın ilk dokuz ayında tüketici fiyatları yüzde 24,32 yükseldi. Yani ücret artışının çok önemli bir bölümü daha yıl bitmeden enflasyon tarafından geri alındı.
DİSK-AR’ın hesabına göre, 28 bin 75 liralık asgari ücretin eylül sonu itibarıyla enflasyon karşısındaki kaybı 6 bin 828 liraya ulaştı. Başka bir ifadeyle, yılın başında 28 bin 75 liralık ücretin satın alabildiği mal ve hizmetleri bugün aynı miktarda satın alabilmek için yaklaşık 34 bin 900 liralık bir gelire ihtiyaç duyuluyor.
Burada çok önemli bir ayrıntı var. Enflasyon oranının yüzde 29,73’e gerilemesi, fiyatların düştüğü anlamına gelmiyor. Fiyatlar hâlâ yükseliyor, sadece yükselişin hızı düşüyor. Eylül ayında aylık enflasyon yüzde 1,84 oldu. Dokuz aylık artış ise yüzde 24,32’ye ulaştı. Dolayısıyla vatandaşın cebinden çıkan para artmaya devam ediyor.
Üstelik dar gelirlinin harcama sepeti ile genel enflasyon sepeti aynı değil. Kira, gıda, elektrik, doğal gaz, ulaşım ve eğitim gibi zorunlu harcamalar bütçede çok daha büyük yer tutuyor. Eylül itibarıyla konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlardaki yıllık artış yaklaşık yüzde 40’a ulaşırken, ulaştırma grubundaki yıllık artış yüzde 35’in üzerinde gerçekleşti. Eğitim fiyatlarındaki yıllık artış ise yüzde 48’i aştı.
Bu nedenle asgari ücretlinin gerçek kaybını sadece yüzde 24,32’lik dokuz aylık enflasyonla ölçmek bile eksik kalabilir.

Şimdi gelelim emekliye…
Emeklilerin durumu biraz daha farklı. SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin maaşları yılın ilk yarısında yüzde 17,76 oranında artırıldı. En düşük emekli aylığı ise temmuz ödeme döneminden itibaren 20 bin liradan 23 bin 552 liraya yükseltildi. Bu düzenlemeden yaklaşık 5 milyon emeklinin yararlanması bekleniyor.
İlk bakışta yüzde 17,76’lık artış önemli bir rakam gibi görünüyor. Ancak burada da enflasyon gerçeği karşımıza çıkıyor. Yılın ilk dokuz ayında tüketici fiyatları yüzde 24,32 arttığına göre, özellikle yılın ilk altı ayında maaşların satın alma gücü ciddi biçimde aşındı. Temmuz ayında yapılan zam ise bu kaybın tamamını telafi etmekten ziyade yeni döneme bir düzeltme olarak geldi.
En düşük emekli aylığının 20 bin liradan 23 bin 552 liraya yükseltilmesi elbette olumlu bir adımdır. Fakat 23 bin 552 liranın bugünkü hayat pahalılığı karşısında yeterli olup olmadığını da sormamız gerekiyor. Çünkü emeklinin bütçesinde kira, gıda, ilaç, sağlık, ulaşım ve faturaların payı çok yüksek.
Benim burada dikkat çekmek istediğim konu yalnızca maaşların nominal olarak ne kadar arttığı değildir. Önemli olan, maaşın satın alma gücünün ne kadar korunduğudur.
Asgari ücretlinin yıl başında aldığı 28 bin 75 lira bugün aynı değeri taşımıyor. En düşük emekli aylığı da 23 bin 552 liraya yükselmiş olmasına rağmen hayat pahalılığı karşısında ciddi bir bütçe baskısı oluşturuyor.
Üstelik önümüzde yılın son üç ayı var. Ekim, kasım ve aralık aylarında ortaya çıkacak fiyat artışları hem çalışanların hem de emeklilerin satın alma gücünü daha da belirleyecek.
Burada artık sadece “maaş ne kadar arttı?” sorusunu sormaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Asıl soru “maaşın satın alma gücü ne kadar kaldı?” olmalıdır.
Çünkü yüzde 27 maaş artışı yapıp fiyatların yüzde 30’un üzerinde yükseldiği bir ekonomide vatandaş kendisini zenginleşmiş hissedemez. Maaş bordrosundaki rakam büyür ama market arabasındaki ürün sayısı azalır.
Bugün asgari ücretlinin ve emeklinin temel beklentisi de aslında budur: Daha yüksek bir rakam değil, daha güçlü bir satın alma gücü.
Bunun yolu ise yalnızca dönemsel maaş zamlarından geçmiyor. Enflasyonun kalıcı olarak düşürülmesi, kira ve gıda başta olmak üzere zorunlu harcamaların kontrol altına alınması, üretimin artırılması ve gelir dağılımının daha dengeli hale getirilmesi gerekiyor.
Aksi halde maaşlara yapılan her zam birkaç ay içerisinde yeniden eriyecek ve aynı tartışmayı tekrar tekrar yaşayacağız.
2026’nın ilk dokuz ayının bize gösterdiği gerçek şudur: Asgari ücretlinin de emeklinin de en büyük problemi artık maaşının rakamsal büyüklüğü değil, o maaşla ay sonunda ne alabildiğidir.
Önümüzdeki üç ay bu nedenle çok kritik. Yıl sonunda ortaya çıkacak tablo, 2027’de yapılacak maaş artışlarının da temelini oluşturacak. Eğer geçmişteki kayıplar dikkate alınmadan yalnızca yeni enflasyon oranına göre zam yapılırsa, vatandaşın satın alma gücündeki erime devam edecektir.
Benim kanaatim, 2027 ücret ve emekli aylığı politikalarının sadece gerçekleşen enflasyonu telafi etmeye değil, geçmiş dönemde kaybedilen satın alma gücünü de mümkün olduğunca geri kazandırmaya odaklanması gerektiğidir.
Çünkü ekonomi rakamlardan ibaret değildir. Ekonominin gerçek göstergesi, ayın sonunda vatandaşın cebinde kalan paradır.
Kaynak: SANAYİ HABER AJANSI