Türkiye ekonomisinde enflasyonla mücadele sürerken, iş dünyasının gündemindeki en önemli başlıklardan biri de yüksek finansman maliyetleri olmaya devam ediyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç’in bankalara yaptığı kredi faizlerini düşürme çağrısı, reel sektörün uzun süredir dile getirdiği önemli bir sorunu yeniden gündemin merkezine taşıdı. İTO’nun mesajı açık: Merkez Bankası politika faizinde indirim yapıyorsa, bunun etkisi yalnızca finansal piyasalarda kalmamalı, üreticiye, yatırımcıya, ihracatçıya ve özellikle KOBİ’lere de ulaşmalıdır.
Avdagiç, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 300 baz puanlık faiz indiriminin bankaların kredi faizlerine hızla yansımasını beklediklerini ifade etti. İTO Başkanı’nın açıklamasının arkasında ise yalnızca faiz oranlarına ilişkin teknik bir beklenti değil, Türkiye ekonomisinin büyüme modeline ilişkin daha geniş bir kaygı bulunuyor. Çünkü yüksek kredi maliyetleri, özellikle üretim yapan işletmelerin yatırım kararlarını ertelemesine, işletme sermayesi ihtiyacının büyümesine ve rekabet gücünün zayıflamasına yol açıyor.
Türkiye ekonomisi 2026 yılının ikinci çeyreğinde yüzde 2,3 büyürken, sanayi sektörünün yüzde 2,4 büyüyerek yeniden pozitif alana geçmesi iş dünyası açısından önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor. İlk çeyrekte daralma yaşayan sanayinin ikinci çeyrekte toparlanması, üretim cephesinde yeniden hareketlenme olduğuna işaret ediyor. Ancak iş dünyasının temel sorusu şu: Bu toparlanma kalıcı olacak mı?

İTO’nun faiz indirimi talebinin tam da bu noktada anlam kazandığı görülüyor. Bir ekonomide büyümenin kalıcı hale gelmesi için yalnızca mevcut üretimin artması yeterli değildir. Firmaların yeni makine yatırımı yapması, kapasitesini genişletmesi, teknolojiye yatırım yapması ve istihdam oluşturması gerekir. Bunların tamamı ise finansmana bağlıdır. Finansmana erişimin zor ve pahalı olduğu bir ortamda işletmeler, geleceğe yönelik yatırım yapmak yerine mevcut kapasitesini korumaya çalışır.
Özellikle KOBİ’ler açısından kredi maliyeti hayati önem taşıyor. Büyük şirketler alternatif finansman kaynaklarına daha kolay ulaşabilirken, küçük ve orta ölçekli işletmeler çoğu zaman bankacılık sistemine bağımlı durumda bulunuyor. Ticari kredi faizlerinin yüksek seyretmesi, KOBİ’lerin hem günlük faaliyetlerini hem de yatırım planlarını zorlaştırıyor. İTO’nun geçmiş dönemde de vurguladığı gibi, faizlerdeki düşüş kadar krediye erişimin kolaylaştırılması da piyasaların rahatlaması açısından büyük önem taşıyor.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, politika faizi ile piyasa kredi faizleri arasındaki ilişkinin doğrudan ve birebir olmamasıdır. Merkez Bankası’nın politika faizini düşürmesi, bankaların ertesi gün aynı oranda kredi faizlerini indirmesi anlamına gelmez. Bankaların fonlama maliyetleri, mevduat faizleri, risk primi, enflasyon beklentileri ve sektörün kredi riskleri gibi birçok unsur kredi fiyatlarını etkiler. Ancak politika faizinde yapılan indirimlerin uzun süre kredi piyasasına yeterince yansımaması da reel sektör açısından beklentilerin boşa çıkmasına neden olabilir.
İTO’nun çağrısında dikkat çeken bir başka nokta ise üretim ve ihracat yatırımlarının özellikle öne çıkarılmasıdır. Türkiye’nin ekonomik büyümesini sürdürülebilir hale getirmesi için yalnızca iç tüketime dayalı bir genişleme yeterli değildir. İhracat kapasitesinin artırılması, sanayinin teknolojik dönüşümünün hızlandırılması ve üretimde verimliliğin yükseltilmesi gerekiyor. Bunun için de işletmelerin uzun vadeli ve uygun maliyetli finansmana ulaşabilmesi büyük önem taşıyor.
İTO Başkanı Avdagiç, sanayideki toparlanmanın kalıcı olması için yatırımların yeniden hız kazanması gerektiğine dikkat çekerken, bankaların TCMB’nin faiz indirimini ticari kredilere hızlı ve yaygın biçimde yansıtması beklentisini dile getirdi. İkinci çeyrekte yatırımlardaki sınırlı artış da finansman koşullarının ekonomik faaliyet üzerindeki etkisini gösteren önemli göstergelerden biri olarak öne çıkıyor.
Ancak faiz indirimi tartışmasının enflasyon hedefinden bağımsız ele alınması da mümkün değil. Türkiye, son yıllarda yüksek enflasyonla mücadele ederken para politikasının temel hedefi fiyat istikrarını sağlamak oldu. Bu nedenle faiz indirimlerinin ekonomik aktiviteyi desteklerken enflasyon beklentilerini yeniden bozmayacak şekilde gerçekleştirilmesi gerekiyor.
İş dünyasının talebi ile Merkez Bankası’nın enflasyon mücadelesi arasında doğru bir denge kurulması gerekiyor. Reel sektör, üretim maliyetlerini düşürecek ve yatırımları destekleyecek daha uygun finansman koşulları isterken, para politikası yönetimi de erken ve aşırı bir gevşemenin fiyat istikrarına zarar vermesini önlemeye çalışıyor.
Aslında İTO’nun faiz indirimi çağrısı, yalnızca bankalara yönelik bir talep olarak görülmemeli. Bu çağrı, Türkiye ekonomisinin önümüzdeki dönemde nasıl büyüyeceğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı da içeriyor. Yüksek faizlerle enflasyonla mücadele edilirken üretim, yatırım ve istihdamın zarar görmemesi gerekiyor.
Önümüzdeki süreçte asıl başarı, politika faizindeki indirimlerin reel ekonomiye ne ölçüde yansıyacağıyla ölçülecek. Eğer kredi faizleri düşer, finansmana erişim kolaylaşır ve özellikle üretim ile ihracata yönelik yatırımlar desteklenirse, sanayide başlayan toparlanma daha güçlü bir büyüme sürecine dönüşebilir.
İTO’nun mesajı bu nedenle oldukça net: Faiz indirimi sadece Merkez Bankası karar metinlerinde kalmamalı. Bankaların kredi maliyetlerine, işletmelerin yatırım kararlarına, fabrikaların üretimine ve nihayetinde vatandaşın iş ve gelir imkanlarına kadar ulaşmalıdır. Türkiye ekonomisinin ihtiyacı, enflasyonla mücadeleden vazgeçmeden üretimi destekleyen, yatırımı teşvik eden ve finansman kanallarını reel sektöre daha güçlü biçimde açan dengeli bir ekonomi politikasıdır.
Kaynak: SANAYİ HABER AJANSI