Eskiden ekonomik kriz denildiğinde insanların aklına tek bir sorun gelirdi. Örneğin yüksek enflasyon, döviz krizi ya da işsizlik gibi tek başına büyüyen bir problem konuşulurdu. Ancak bugün dünya ekonomisi çok farklı bir döneme girmiş durumda. Artık ülkeler yalnızca bir ekonomik sorunla değil, aynı anda birbirini besleyen birçok krizle mücadele ediyor. İşte buna “çoklu kriz” deniyor.
Çoklu kriz; ekonomik, siyasi, sosyal, enerji, gıda, iklim ve güvenlik sorunlarının aynı anda ortaya çıkması ve birbirini büyütmesi anlamına geliyor. Yani bir alanda çıkan sorun, başka bir alanı da etkiliyor. Sonuçta ekonomiyi yönetmek her geçen gün daha karmaşık hale geliyor.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde vatandaşların yaşadığı temel sıkıntılar aslında bu çoklu kriz ortamının günlük hayata yansımasıdır. Market fiyatlarının sürekli artması, kiraların yükselmesi, enerji maliyetlerinin ağırlaşması, iş bulmanın zorlaşması, şirketlerin finansmana erişememesi ve toplumdaki gelecek kaygısının büyümesi birbirinden bağımsız olaylar değildir. Bunların büyük bölümü aynı zincirin halkalarıdır.
Pandemiyle başlayan süreç, çoklu kriz döneminin en belirgin örneklerinden biri oldu. Önce sağlık krizi yaşandı. Ardından üretim durdu, tedarik zincirleri bozuldu, fabrikalar yavaşladı ve dünya ticareti aksadı. Daha sonra enerji fiyatları yükseldi. Enerji maliyetleri yükselince üretim pahalandı. Üretim pahalanınca enflasyon arttı. Enflasyon artınca merkez bankaları faiz yükseltti. Faizler yükselince yatırımlar yavaşladı ve büyüme baskı altına girdi.

Yani tek bir sorun, domino taşı gibi birçok başka sorunu tetikledi.
Bugün ekonomik yönetimlerin en büyük zorluğu da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Çünkü artık hükümetler yalnızca büyümeyi değil, aynı anda enflasyonu, işsizliği, sosyal huzuru, enerji güvenliğini, dış ticareti ve kamu maliyesini birlikte yönetmek zorunda kalıyor.
Örneğin bir ülke enflasyonu düşürmek için faiz artırdığında kredi maliyetleri yükseliyor. Bu durum şirketlerin yatırım iştahını azaltabiliyor. Yatırımlar azalınca büyüme yavaşlıyor. Büyüme yavaşlayınca işsizlik riski ortaya çıkıyor. İşsizlik arttığında toplumdaki memnuniyetsizlik yükseliyor. Bu nedenle ekonomik yönetimler bazen birbirine zıt hedefler arasında sıkışabiliyor.
Bir başka örnek enerji alanında görülüyor. Enerji fiyatları yükseldiğinde devletler vatandaşın yükünü azaltmak için destek paketleri açıklıyor. Ancak bu desteklerin maliyeti bütçe açığını büyütebiliyor. Bütçe açığı büyüdüğünde ise kamu borçlanması artıyor. Borçlanma arttığında ülkenin finansal riskleri yükseliyor. Sonuçta piyasalar yeniden tedirgin oluyor.
Yani ekonomik yönetim artık yalnızca rakam yönetimi değil, aynı zamanda denge yönetimi haline gelmiş durumda.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler ise çoklu krizlerden daha fazla etkilenebiliyor. Çünkü bu ülkelerde dış finansmana bağımlılık daha yüksek oluyor. Enerji ithalatı, döviz ihtiyacı ve küresel sermaye hareketleri ekonomiyi daha kırılgan hale getirebiliyor.
Örneğin küresel faizlerin yükseldiği bir dönemde yabancı yatırımcılar gelişmekte olan ülkelerden çıkıp daha güvenli piyasalara yöneliyor. Bu durum döviz kurlarında baskı oluşturabiliyor. Kur yükseldiğinde ithal ürünlerin maliyeti artıyor. Bu da enflasyonu besliyor.
Türkiye gibi üretim yapısında ithalata bağımlılık bulunan ülkelerde dövizdeki yükseliş yalnızca ithal ürünleri değil, yerli üretimi de etkiliyor. Çünkü birçok sanayi ürünü üretiminde ithal hammadde ve ara mal kullanılıyor. Böylece kur artışı doğrudan üretim maliyetine dönüşüyor.
Çoklu kriz dönemlerinde toplum psikolojisi de önemli hale geliyor. İnsanlar geleceği öngöremediğinde harcamalarını değiştiriyor. Tasarruf eğilimleri artabiliyor ya da tam tersine “fiyatlar daha da artacak” düşüncesiyle tüketim hızlanabiliyor. Şirketler ise önlerini göremedikleri için yatırım kararlarını erteleyebiliyor.
Bu nedenle ekonomik yönetimde güven duygusu kritik bir unsur haline geliyor. Çünkü piyasalar yalnızca mevcut tabloya değil, geleceğe ilişkin beklentilere göre hareket ediyor.
Bir ülkede vatandaş ekonomik programa inanıyorsa, şirketler geleceğe güven duyuyorsa ve yatırımcılar istikrar bekliyorsa krizlerin etkisi daha hafif hissedilebiliyor. Ancak güven zayıfladığında en küçük ekonomik sarsıntı bile büyük dalgalanmalara dönüşebiliyor.
Bugün dünya ekonomisinde merkez bankalarının iletişim dili bile bu yüzden önem kazanmış durumda. Artık yalnızca faiz kararı değil, verilen mesajlar da piyasaları etkiliyor. Çünkü ekonomik yönetim aynı zamanda beklenti yönetimine dönüşmüş durumda.
Çoklu kriz dönemlerinde sosyal politikaların önemi de artıyor. Çünkü ekonomik sorunların yükü toplumun her kesimini aynı şekilde etkilemiyor. Sabit gelirli vatandaşlar, düşük maaşlı çalışanlar ve küçük işletmeler krizlerden daha fazla zarar görebiliyor.
Örneğin yüksek enflasyon dönemlerinde gelir artışı fiyat artışlarının gerisinde kaldığında alım gücü düşüyor. İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Bu durum yalnızca ekonomik değil, toplumsal bir sorun haline geliyor.
Bu nedenle ekonomik yönetimlerde yalnızca makro göstergelere odaklanmak yeterli olmuyor. Vatandaşın günlük hayatındaki etkiler de dikkate alınmak zorunda kalıyor. Çünkü sokaktaki hayat ile ekonomik tablolar arasındaki mesafe açıldığında toplumsal güven zedelenebiliyor.
Öte yandan dijitalleşme ve sosyal medya da çoklu kriz dönemlerini daha hassas hale getiriyor. Eskiden ekonomik sorunların etkisi daha yavaş hissedilirdi. Bugün ise bir haber, bir açıklama ya da küresel bir gelişme saniyeler içinde piyasalara yansıyabiliyor. Bu durum ekonomik kırılganlıkların daha hızlı büyümesine neden olabiliyor.
Ayrıca jeopolitik riskler de ekonomik yönetimi zorlaştırıyor. Savaşlar, ticaret gerilimleri, enerji hatları üzerindeki çatışmalar ve küresel siyasi kutuplaşmalar ekonomik dengeleri doğrudan etkiliyor. Artık ekonomi ile dış politika birbirinden ayrı düşünülemiyor.
İklim krizi de çoklu kriz döneminin önemli parçalarından biri haline geldi. Kuraklık, tarımsal üretimde düşüş, su sorunu ve doğal afetler gıda fiyatlarını etkiliyor. Gıda fiyatları yükseldiğinde ise enflasyon yeniden artıyor. Yani doğa olayları bile artık ekonomik yönetimin merkezinde yer alıyor.
Peki bu kadar karmaşık bir ortamda ekonomik yönetimler ne yapmalı?
Öncelikle kısa vadeli çözümlerle uzun vadeli hedefler arasında denge kurulmalı. Sadece günü kurtaran politikalar geçici rahatlama sağlayabilir ancak kalıcı çözüm üretmeyebilir. Üretim kapasitesini artıran, teknolojiye yatırım yapan, eğitim kalitesini yükselten ve verimliliği artıran politikalar uzun vadede ekonomiyi daha dayanıklı hale getirir.
İkinci olarak kurumlara duyulan güven güçlendirilmelidir. Hukuk sistemi, merkez bankası, denetim mekanizmaları ve ekonomik kurumlar öngörülebilir olduğunda piyasalar daha sakin hareket eder.
Üçüncü olarak ekonomik çeşitlilik önemlidir. Tek bir sektöre, tek bir pazara ya da tek bir enerji kaynağına bağımlılık kriz dönemlerinde büyük risk yaratabilir. Bu nedenle ülkelerin üretim ve ticaret yapısını çeşitlendirmesi gerekir.
Son olarak toplumun dayanıklılığı artırılmalıdır. Çünkü ekonomik krizler yalnızca finansal tabloları değil, insanların ruh halini, umut duygusunu ve geleceğe bakışını da etkiler. Güçlü sosyal destek mekanizmaları bu nedenle büyük önem taşır.
Görünen o ki önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisi “tek kriz” değil, “çoklu kriz” dönemlerini konuşmaya devam edecek. Bu yeni dönemde başarılı ekonomik yönetim yalnızca rakamları düzeltmekten ibaret olmayacak. Aynı anda birçok sorunu yönetebilen, güven verebilen ve toplumsal dengeyi koruyabilen ülkeler öne çıkacak.
Çünkü artık mesele yalnızca ekonomiyi büyütmek değil, fırtınaların aynı anda estiği bir dünyada ayakta kalabilmektir.
Kaynak: SANAYİ HABER AJANSI