Dünyanın ekonomi gündeminin merakla beklediği ABD Merkez Bankası Fed kararı geldi. Fed, politika faizini 25 baz puan artırarak yüzde 3,75-4,00 aralığına yükseltti. Karar, piyasa beklentileri doğrultusunda geldi ancak asıl önemli noktanın sadece faiz artışı değil, bundan sonraki döneme ilişkin verilen mesajlar olduğunu düşünüyorum.
Fed’in 16 Eylül’deki toplantısında faiz artışı oy birliğiyle gerçekleşti. Banka, ABD ekonomisindeki faaliyetlerin sağlam bir hızda devam ettiğini, ancak enflasyonun hâlâ yüksek seyrettiğini belirtti. Fed’in yeni projeksiyonlarında 2026 yılı PCE enflasyon beklentisi yüzde 3,7’ye yükseltilirken, politika faizinin yıl sonunda yüzde 4,1 seviyesinde olabileceği öngörüldü. Bu da piyasaların önümüzdeki dönemde en az bir faiz artışı daha ihtimalini ciddi biçimde dikkate alması gerektiğini gösteriyor.
Burada dikkat çekilmesi gereken temel konu şudur: Fed, faiz artırarak yalnızca ABD ekonomisini değil, küresel finans sistemini de etkiliyor. Çünkü dolar dünyanın rezerv parası, ABD Hazine tahvilleri ise küresel sermaye açısından önemli bir yatırım aracı. Dolayısıyla ABD’de faizlerin yükselmesi, yatırımcıların riskli varlıklardan daha güvenli kabul edilen dolar cinsi varlıklara yönelmesine neden olabiliyor.

Nitekim karar sonrasında dolar değer kazanırken ABD tahvil faizlerinde yükseliş görüldü. Küresel hisse senedi piyasalarında ise ilk aşamada satış baskısı oluştu. Sonraki işlemlerde piyasaların kararı sindirmesiyle bazı borsalarda toparlanma görüldü.
Bence burada esas mesele, 25 baz puanın kendisinden çok “yüksek faizlerin daha uzun süre devam edebileceği” düşüncesidir. Fed’in enflasyon konusunda henüz istediği noktaya gelmemiş olması, küresel piyasalarda para politikasının hızlı biçimde gevşemeyeceği beklentisini güçlendiriyor.
Dolar güçlenirse gelişmekte olan ülkeler zorlanabilir
Fed faiz artırdığında gelişmekte olan ülkeler açısından önemli bir süreç başlıyor. Doların değer kazanması, gelişmekte olan ülke para birimleri üzerinde baskı oluşturabiliyor. Aynı zamanda bu ülkelerin dış borçlanma maliyetleri de artabiliyor.
Türkiye açısından konu daha da önemli. Çünkü Türkiye enerji başta olmak üzere önemli miktarda ithalat yapan ve dış finansman ihtiyacı bulunan bir ekonomi. Küresel faizlerin yüksek kalması, Türkiye’nin dış finansman maliyetlerini doğrudan veya dolaylı biçimde etkileyebilir.
Üstelik mevcut tabloya enerji fiyatlarını da eklemek gerekiyor. Brent petrolün 100 doların üzerinde seyretmesi, enerji ithalatçısı ülkeler açısından ciddi bir risk oluşturuyor. Reuters’ın son değerlendirmelerinde de yüksek petrol fiyatları ile yükselen ABD tahvil faizlerinin gelişmekte olan ülke para birimleri üzerindeki baskıyı artırdığı vurgulanıyor.
Türkiye ekonomisi açısından bu durum iki taraflı bir baskı anlamına geliyor. Bir taraftan güçlü dolar ithalat maliyetlerini artırabilirken diğer taraftan yüksek petrol fiyatları cari denge ve enflasyon açısından yeni riskler oluşturabilir.
Türkiye’de faiz politikası daha önemli hale geliyor
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 10 Eylül 2026 tarihli toplantısında politika faizini yüzde 37 seviyesinde sabit tuttu. Merkez Bankası aynı zamanda gecelik borç verme faizini yüzde 40, borçlanma faizini ise yüzde 35,5 seviyesinde korudu. Banka, enerji fiyatlarının yüksek seyretmesinin enflasyon görünümü açısından yukarı yönlü risk oluşturduğuna dikkat çekti.
Şimdi Fed’in faiz artırması, TCMB’nin önündeki tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor.
Çünkü Türkiye’nin bir taraftan enflasyonu düşürmesi, diğer taraftan ekonomik aktiviteyi koruması gerekiyor. Bunun yanında Türk lirasının istikrarı, rezervler, sermaye girişleri ve dış finansman koşulları da yakından izlenmek zorunda.
Fed’in daha sıkı para politikası izlemesi, Türkiye açısından faiz indirimlerinin zamanlamasını ve hızını da etkileyebilecek dış koşullardan biri olacaktır.
Borsa, tahvil ve altın açısından ne anlama geliyor?
Fed kararı sonrasında küresel piyasalarda özellikle teknoloji ve yüksek değerlemeye sahip hisseler açısından faiz baskısı devam edebilir. Çünkü faizler yükseldiğinde gelecekte elde edilecek gelirlerin bugünkü değeri azalıyor. Bu nedenle yüksek faiz ortamı, özellikle yüksek büyüme beklentisiyle fiyatlanan şirketlerin değerlemelerini zorlayabiliyor.
Türkiye’de de benzer biçimde küresel risk iştahının azalması Borsa İstanbul açısından dalgalanma yaratabilir. Nitekim 17 Eylül itibarıyla BIST 100 endeksinde belirgin bir düşüş yaşanırken tahvil faizleri de yükseldi.
Altın tarafında ise tablo biraz daha karmaşık. Güçlenen dolar ve yüksek ABD faizleri altın üzerinde baskı oluşturabilir. Ancak jeopolitik riskler, merkez bankalarının altın talebi ve enflasyon endişeleri altına destek verebilir. Dolayısıyla altın açısından yalnızca Fed faiz kararına bakmak doğru olmaz.
Türkiye açısından en önemli konu: Enflasyon
Bana göre Fed kararının Türkiye açısından en önemli sonucu enflasyon cephesinde ortaya çıkabilir.
Doların küresel olarak güçlenmesi, petrolün yüksek kalması ve dış finansman koşullarının sıkılaşması bir araya geldiğinde ithalat maliyetleri üzerinde baskı oluşabilir. Türkiye’nin enerji ithalatına yüksek ölçüde bağımlı olması nedeniyle petrol fiyatlarındaki yükselişin enflasyon ve cari açık üzerinde etkisi daha belirgin hissedilebilir.
Bu nedenle Türkiye’nin yalnızca içeride uyguladığı para politikasına değil, küresel para politikalarına da dikkat etmesi gerekiyor.
Ancak burada önemli bir ayrıntıyı da unutmamak gerekir. Fed’in 25 baz puanlık faiz artışı Türkiye ekonomisi açısından otomatik olarak olumsuz bir sonuç anlamına gelmez. Türkiye’nin kendi ekonomik programının güvenilirliği, rezerv birikimi, cari denge, enflasyonun seyri ve sermaye girişleri de belirleyici olacaktır.
Önümüzdeki dönem daha dikkatli olunması gereken bir dönem
Sonuç olarak Fed’in 25 baz puanlık faiz artışı, küresel ekonomide yeni bir dönemin işareti olarak okunabilir. Faiz indirimi beklentilerinin yerine daha uzun süre yüksek faiz ortamının konuşulması, yatırımcıların risk algısını değiştirebilir.
Türkiye açısından ise önümüzdeki dönemde üç konu özellikle önemli olacaktır: doların seyri, enerji fiyatları ve küresel sermaye hareketleri.
Bunlara Türkiye’nin kendi enflasyon mücadelesini de eklemek gerekiyor.
Benim düşünceme göre bundan sonraki süreçte “Fed faiz artırdı, dolar yükselir” şeklindeki basit değerlendirmeler yeterli olmayacaktır. Çünkü artık ekonomi çok daha karmaşık bir denklemle karşı karşıya. Fed’in faiz politikası, petrol fiyatları, jeopolitik gelişmeler, küresel büyüme, Türkiye’nin enflasyonu ve Merkez Bankası’nın politikası birbirini doğrudan etkiliyor.
Bu nedenle Türkiye ekonomisinin önündeki temel hedef, dışarıdaki gelişmelerin oluşturduğu dalgalanmaları içeride daha güçlü bir ekonomik yapı ile karşılayabilmek olmalıdır.
Fed’in verdiği mesaj açık: Enflasyonla mücadele henüz bitmiş değil. Türkiye açısından çıkarılması gereken ders de aynı derecede açık. Küresel finans koşulları zorlaştığında, ekonomik dengeleri koruyabilmenin yolu güçlü rezervlerden, sürdürülebilir cari dengeden, öngörülebilir politikalardan ve kalıcı biçimde düşürülen enflasyondan geçiyor.
Kaynak: SANAYİ HABER AJANSI