Türkiye ekonomisini konuşurken çoğu zaman döviz kuruna, faiz kararlarına ve borsa hareketlerine bakıyoruz. Bunlar elbette önemli; fakat ekonominin tamamı değiller. Ben bugünkü tabloyu değerlendirirken iki soruyu birlikte düşünüyorum: Finansal piyasalarda güveni nasıl yeniden güçlendireceğiz ve bu güveni üretime, yatırıma, istihdama nasıl aktaracağız?
Son dönemde bazı yatırım fonlarında yaşanan likidite sorunları, tasarruf sahibinin piyasaya duyduğu güvenin ne kadar hassas olduğunu gösterdi. Bir yatırımcı parasını değerlendirdiği kuruma ve kurallara güvenmek ister. Sorun çıktığında da ne yaşandığını, parasına nasıl ulaşacağını ve sürecin hangi ölçütlerle yürütüleceğini bilmek ister. Finansal İstikrar Komitesi, hareketliliğin fon piyasasının belirli bir bölümünde yoğunlaştığını ve yönetilebilir olduğunu açıkladı. SPK da tasfiye sürecine ilişkin kararlar aldı. Şimdi asıl önemli olan, bu adımların şeffaf biçimde uygulanması ve yatırımcıların düzenli bilgilendirilmesi. Güven, yalnızca “sorun kontrol altında” demekle değil, bunun nasıl yönetildiğini göstermekle kurulur.
Merkez Bankasının 1 Ekim’de KOBİ kredilerindeki büyüme sınırını yükseltmesi ve bankaların zorunlu karşılık uygulamasında değişiklik yapması da finansman tartışmasının başka bir yönünü ortaya koyuyor. Ben bu kararların başarısını, kredi hacmindeki değişimden ibaret görmüyorum. Kredi, üretim yapan işletmeye uygun koşullarla ulaşıyor mu? Sanayici makinesini yenileyebiliyor, siparişini karşılayabiliyor, yeni çalışan alabiliyor mu? Ekonomi politikasının gündelik hayattaki karşılığını bu soruların yanıtlarında aramalıyız.
Uluslararası kuruluşların değerlendirmelerini de bu çerçevede okuyorum. IMF, dezenflasyon sürecinde ilerleme kaydedildiğini belirtirken enflasyonun hâlâ yüksek ve ekonominin dış şoklara açık olduğu uyarısını yapıyor. OECD ise enflasyon beklentileri düşene kadar sıkı para politikasının sürmesini ve maliye politikasının bu süreci desteklemesini öneriyor. Bu değerlendirmeler bana, ekonomik güvenin bir günde kurulamayacağını hatırlatıyor. Tutarlı kararlar, öngörülebilir kurallar ve uzun vadeli bir yön duygusu gerekiyor.
Bütün bu tartışmaların içinde Türkiye’nin üretim ve teknoloji alanındaki potansiyelini gözden kaçırmamalıyız. Şanlıurfa’daki TEKNOFEST’te gençlerin havacılık, yapay zekâ, savunma, enerji ve tarım teknolojileri üzerine çalışması bana umut veriyor. Fakat bu umudun kalıcı bir ekonomik değere dönüşmesi için projelerin yarışma alanından çıkıp laboratuvarlara, teknoparklara, fabrikalara ve pazarlara ulaşması şart. Gençlerin geliştirdiği fikirler şirket kurabilmeli; sanayici bu fikirleri üretime taşıyabilmeli; finansman da bu yolculuğu destekleyebilmeli.
Savunma sanayisindeki ihracat başarısını da yalnızca bir satış rakamı olarak değerlendirmiyorum. Bu başarı, mühendislik birikiminin, üretim kabiliyetinin ve yerli tedarik ağlarının gelişmesi anlamına gelebilir. Ancak bu kazanımın daha geniş bir sanayi tabanına yayılması gerekiyor. Küçük işletmelerin tedarik zincirine katılması, araştırma geliştirme yatırımlarının artması ve savunma alanında oluşan bilginin başka sektörlere aktarılması da en az ihracat kadar kıymetli.
Benim için ekonomide başarı, piyasaların sakin görünmesinden ibaret değil. İnsanların tasarrufuna güvenmesi, işletmelerin yatırım yapabilmesi, gençlerin ürettikleriyle iş bulabilmesi ve sanayinin daha yüksek katma değer oluşturması gerekiyor. Finansal istikrarı üretimden, teknoloji yatırımlarını da insan kaynağından ayrı düşünemeyiz. Türkiye’nin bu dönemi güçlü atlatması, güveni yeniden tesis ederken üretim ekonomisini aynı kararlılıkla büyütebilmesine bağlı.
Kaynak: Sanayi Haber Ajansı