Merkez Bankaları Faiz Yolunda

Yayınlama: 09.10.2026
3
A+
A-
Sanayi Haber Ajansı İstanbul Temsilcisi Ekonomist / Yazar

Küresel ekonomide önümüzdeki dönemin en önemli başlıklarından birisi yine faiz kararları olacak. Ancak bu kez merkez bankalarının önünde geçmiş dönemlerden farklı bir tablo bulunuyor. Bir tarafta enflasyonla mücadele devam ederken diğer tarafta enerji fiyatlarındaki yükseliş, jeopolitik gelişmeler, büyüme endişeleri ve finansal piyasaların hassasiyeti para politikalarının yönünü belirliyor. Dolayısıyla 2026 yılının son bölümünde merkez bankalarının işi hiç de kolay görünmüyor.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası açısından baktığımızda ise temel gündem dezenflasyon sürecinin kalıcı hale getirilmesi. TCMB, 10 Eylül toplantısında politika faizini yüzde 37 seviyesinde sabit tuttu. Gecelik borç verme faizi yüzde 40, borçlanma faizi ise yüzde 35,5 düzeyinde bırakıldı. Merkez Bankası, karar metninde enflasyon görünümünde belirgin ve kalıcı bir bozulma olması halinde yeniden sıkılaştırmaya gidilebileceğini açıkça ortaya koydu.

Burada benim dikkat çekmek istediğim nokta şu: Türkiye açısından faiz kararlarını sadece mevcut enflasyon oranına bakarak değerlendirmek doğru değildir. Enflasyonun ana eğilimi, beklentiler, döviz kuru, iç talep, kredi büyümesi ve küresel finansman koşulları birlikte değerlendirilmelidir.

Eylül ayında yıllık tüketici enflasyonunun yüzde 29,73’e gerilemesi ve aylık enflasyonun yüzde 1,84 seviyesinde gerçekleşmesi, TCMB’nin faiz indirimi konusunda elini bir miktar güçlendirmiş durumda. Piyasalarda 22 Ekim toplantısına ilişkin indirim beklentileri de güçleniyor. Bazı uluslararası bankalar 100 baz puanlık indirim öngörüyor.

Ancak burada temkinli olmak gerekiyor. Çünkü enerji fiyatları ve jeopolitik riskler önümüzdeki dönemde enflasyonun yeniden yukarı yönlü hareket etmesine neden olabilir. TCMB de zaten enerji fiyatlarının enflasyon görünümü üzerinde yukarı yönlü risk oluşturduğunu belirtiyor.

Benim beklentim, TCMB’nin bundan sonraki süreçte faiz indirimlerini kademeli, kontrollü ve veri odaklı gerçekleştirmeye çalışacağı yönünde. Ancak Merkez Bankası’nın önceliğinin faizleri hızlı biçimde düşürmek değil, dezenflasyon sürecini bozmadan finansal koşulları normalleştirmek olması gerekiyor.

Dünyanın en önemli merkez bankası olan ABD Merkez Bankası Fed tarafında ise tablo Türkiye’den oldukça farklı. Fed, eylül ayında politika faizini 25 baz puan artırarak yüzde 3,75-4,00 aralığına yükseltti. Son toplantının tutanaklarında üyelerin önemli bir bölümü, enflasyonun yüzde 2 hedefinin üzerinde kalmaya devam etmesi nedeniyle yıl içerisinde bir faiz artışının daha gerekli olabileceğini düşünüyor.

Fed yöneticisi Christopher Waller’ın 8 Ekim’deki açıklamaları da bu açıdan önemli. Waller, enflasyonu yüzde 2 hedefine döndürmek için ilave faiz artışlarının gerekebileceğini, ancak bu artışların arka arkaya yapılmasının şart olmadığını söyledi. Piyasadaki beklenti ise ekim toplantısında bekleme, aralık ayında ise yeni bir artış ihtimalinin değerlendirilmesi yönünde.

Avrupa Merkez Bankası’nda da faiz politikası yeniden kritik hale geldi. Euro Bölgesi’nde eylül enflasyonunun yüzde 3,8’e yükselmesi, ECB’nin yüzde 2 hedefinin oldukça üzerinde bulunuyor. Güncel piyasa beklentileri ekim ayında faizlerin sabit tutulması, ancak aralık ayında 25 baz puanlık bir artış yapılması yönünde şekilleniyor.

İngiltere Merkez Bankası ise eylül toplantısında politika faizini yüzde 3,75’te tuttu. Ancak üç üyenin 25 baz puanlık artış istemesi, İngiltere’de de enflasyon risklerinin tamamen ortadan kalkmadığını gösteriyor.

Bütün bu gelişmeleri birlikte değerlendirdiğimizde küresel faiz görünümünün önümüzdeki aylarda oldukça dalgalı olacağını düşünüyorum. Normal şartlarda enflasyonun düşmesi merkez bankalarının faiz indirmesine zemin hazırlar. Fakat enerji fiyatlarındaki yükseliş ve jeopolitik riskler bu süreci tersine çevirebilecek önemli faktörler olarak karşımızda duruyor.

Türkiye açısından ise küresel faiz ortamının ayrı bir önemi var. Fed’in faiz artırması doların güçlenmesine ve gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışı baskısının artmasına neden olabilir. Buna karşılık TCMB’nin enflasyonla mücadelede güveni güçlendirmesi, Türkiye’nin risk priminin ve finansman maliyetlerinin düşmesine katkı sağlayabilir.

Sonuç olarak önümüzdeki dönemde merkez bankalarının ortak problemi aynı: Enflasyonu kontrol altında tutarken ekonomiyi fazla yavaşlatmamak.

Benim kanaatim, 2026’nın son bölümünde “faizler kesin olarak düşecek” veya “faizler kesin olarak yükselecek” şeklindeki keskin yorumlardan uzak durmak gerektiği yönünde. Çünkü artık para politikası kararlarını yalnızca enflasyon değil, enerji fiyatları, jeopolitik gelişmeler, büyüme, istihdam, döviz kurları ve finansal piyasalar birlikte belirliyor.

Türkiye’de ise kritik eşik, dezenflasyon sürecinin kalıcılığı olacaktır. Eğer enflasyondaki düşüş devam eder, beklentiler iyileşir ve döviz piyasasında istikrar korunursa TCMB’nin kontrollü faiz indirimlerine devam etmesi mümkün olabilir. Fakat enflasyon görünümünde yeniden bozulma yaşanması halinde Merkez Bankası’nın daha sıkı bir duruşa dönmesi de sürpriz olmayacaktır.

Kısacası önümüzdeki dönemde faiz kararlarının anahtar kelimesi “temkin” olacak. Merkez bankaları artık sadece bugünkü enflasyona değil, yarının enflasyon risklerine de bakacak. Piyasalar açısından da en önemli konu, faiz kararının kendisinden çok merkez bankalarının bundan sonraki sürece ilişkin vereceği mesajlar olacak.

 

 

Kaynak: SANAYİ HABER AJANSI

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.